''Bu vatan bizimdir,bizim kalacaktır''

GERÇEK SEVDAYA ERİŞMEK

Genel Trackbackler (0) Yorum ekle   

GÜL;Seginin yegane sembolü
Her kulun gönlünde bir sevdası vardır. Sevda ise kişinin kimliğidir... Çünkü; insanoğlu gönlünde var olanla bir değerdir. Prof Dr. Haydar Baş; “insan, gönüldür gönül” tespitiyle bu gerçeği işaret etmiştir…
Hazreti Mevlana da bu gerçeği şu dizelerde dile getirmiştir; “Can konağını aramadaysan, cansın; bir lokma ekmek arıyorsan, ekmeksin. Şu nükteyi biliyorsan, işi biliyorsun demektir: Neyi arıyorsan O’sun sen."

İnsanoğlu, kendine ayrılan ömür süresini; sevdası, dolayısıyla o yönde arayışı ile şekillendirir. Niyetini, gayretini hep o yönde sarf eder. Allah’ın uyanış ve hidayet nasip ettikleri dışında kalanlar,  ömürlerini bu yolda bitirir ve yüce divana; içinden çıkamayacakları bir hesapla giderler...

Sevdası Allah olan öyle kutlu kimseler de var ki; onlar her işlerini sadece Allah’ın rızası istikametinde yönlendirirler. Sosyal yaşantısını O’nun istekleri; haram yada helalleri üzerine bina ederler. Bu sayede de Allah’ın sevdasına erişirler…

Hz. Ömer'in oğlu Abdullah (r.a) şöyle demiştir: "Allah için sev, Allah için buğz et, Allah için dost ol ve yine O'nun için düşman ol. Çünkü Allah'ın dostluğuna ancak bu şekilde erişilir" (Y. Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlık, III, 1123).

Her nimet, mutlak manada külfeti gerektirir. Sevda da bir nimet olduğuna göre, ona ulaşmak için bir gayret gerektirecektir. Kulların Allah’ı sevdiğini iddia edipte kuralsız ve ibadetsiz yaşamayı tercih etmeleri, külfetsiz nimete erişebilecekleri iddiasında bulunanların durumuna benzemektedir.

Allah’ı sevdiği iddiasında bulunanların sevdası ise O sevda  yolundaki gayeti ile orantılıdır. Allah sevgisine, ancak O'nun emirlerine uymak ve Peygamberi'nin yolundan gitmekle ulaşılabileceği Kur’an da şöylece haber verilmiştir.
Allah Teâlâ; “(Resûlüm) De ki: Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafur'dur, Rahim'dir.” (Alû İmran, 3/31)

Alemlere Rahmet Hazreti Muhammed(sav)Efendimiz Allah için sevenler hakkında da şu müjdeyi vermiştir; “Âllah Teâlâ kıyamet gününde "Benim için birbirlerini sevenler nerede? Onları gölgemden başka gölge bulunmayan bir günde Arşın gölgesinde gölgelendireceğim" buyurur (Müslim Birr ve Sıla, 161).

Bu bilgiler ışığında yarın huzuru mahşerde yalancı durumuna düşmemek için herkesin kendi sevdasını yeniden gözden geçirmesi gerekmektedir.
Selam olsun gerçek sevda sahiplerine…

Uğur Kepekçi_TUNALIM

ÖNCELİKLE KİMİNLE DİYALOG

Genel Trackbackler (0) Yorum ekle   

BTP Gnl.Baş.Prof.Dr.Haydar Baş 
Dinlerarası diyalog söylemleri ve hizmetleri ile başlayan ılımlı İslam projesi nihai hedeflerine varmak üzere emin adımlarla yoluna devam etmektedir. Dinlerarası diyalogun hedefine varması için atılan her adım, maalesef Türk Milletinin kültürünü tahrip etmektedir.
Bir milletin kültürü o milletin genleri niteliğinde olduğundan, kültürü tahrip edilen bir milletin ayakta kalması ve devamlılığını sürdürebilmesi çok zor, beklide imkansızdır.

Dinlerarası diyalog faaliyetlerinin temelinde yatan gerçek niyetin haçlı misyonerliği olduğunu, Vatikan hiçbir zaman inkâr etmemesine rağmen, bizim içimizdeki aymazlar, çeşitli takiyelerle bu faaliyetlerin zararlarını milletimizin gözünden kaçırmıştır. Ve böylece gerçek niyet saklanınca da milletimiz bu faaliyetlere gerekli tepkiyi koyamamış, aksine bilerek yada bilmeyerek destek vermiştir. Gayet zararlı olan bu faaliyetler, şimdilik onların istedikleri tarzda devam etmektedir. Ancak şunu asla dikkatten kaçırmamak lazım ki eğer bu millet, Dinlerarası diyalogun gerçek mahiyetini ve niyetlerini anladığı gün; diyalog saçmalığını çöpe atacak ve sebep olanlardan, tarih önünde hesap soracaktır.

Psikolojik bir tahlille yazımıza devam edelim: İnsanoğlu eğer bir hedefe varacaksa önce görünen ve yakın hedefler üzerinde faaliyet göstermelidir. Öncelikli hedefleri görmeyip, uzak ihtimaller ve hedefler üzerinde göstereceği faaliyetlerle oyalanması, onu asıl hedeften uzaklaştıracaktır. Dinlerarası diyalog saçmalığı ile milletimizin gündemini meşgul edenler, milletimizin önündeki öncelikli hedefleri gözden kaçırmış, böylece onun öz kültürünü tahrip etmişlerdir. Bu faaliyet sıradan ve tesadüfi bir faaliyet değildir. Özellikle çok ince ayrıntılarına varıncaya kadar; toplum mühendisleri tarafından hesaplanmış ve programlanmıştır.

Bunları dillendirmeye çalışmamızın sebebi; son günlerde yaşanan terör olaylarında kullanılmaya çalışılan, etnik farklılıkları sorun ederek, bizi biri birimize düşürmeye çalışanların kirli oyunlarını bozabilmektir. Aynı toprakları paylaşan ve asırlardır beraber olan aziz milletimizin fertleri, oyuna gelmemesi için doğulusuyla batılısıyla her ferdin birbirini anlamaya çalışması, birbiriyle diyalog kurması şarttır.

Milletimizin öz kültürü hakkında milletimizin fertleri bilgi sahibi değilken, birbirini tanımaz iken, başka dinlerin ve milletlerin kültürlerini tanımaya çalışmak yada onlarla diyaloga girişmek; bize faydadan çok zarar verir. Türk İslam Kültürü başlı başına bir değer, başlı başına bir birikim olmasına rağmen, onu yeni nesillere anlatmak yaşatmak dururken, başka milletlerin ve başka dinlerin diyaloguna özendirmek ne manaya gelir. Onun adını siz koyun…

Bu tespitimizde ne derece haklı olduğumuzu anlamak için; şöyle bir etrafınıza bakın, en yakın komşunuza bakın, onu ne kadar tanımaya çalıştınız? Onun kültüründe neler var, örfünde adetlerinde ne incelikler var. İşte eğer diyalog yapılacaksa Türk İslam kültürü içerisinde kalan değerler ve doğulusuyla, batılısıyla; fertler arasında yapılmalı, zaman kalırsa diğerleri sonra düşünülmelidir.

Kavram kargaşası içerisinde ve çeşitli aldatmacalarla gözden kaçırılan Dinlerarası diyalog saçmalığı, aklı selim düşününce ortadan kalkacak ve milletimiz kendi kültür ve benliğine dönecektir. Maskeler elbet bir gün düşecektir. Belki yarın, belki yarından da yakın…

Ugur Kepekçi-TUNALIM

''OBAMA BAŞKAN'' UMARIM DÜNYA BARIŞINA KATKISI OLUR..

Genel Trackbackler (0) Yorumlar (1)   


Virginia eyaletindeki sonuçların gelmesiyle daha California’da sandıklar bile açılmamışken sonuç ortaya çıktı. Demokrat Parti adayı Obama ABD’nin 44. Başkanı oldu.

Siyah Demokrat Senatör Barack Obama’nın Başkanlığı kazanması, ABD Başkanlık seçimleri tarihine yeni bir ezici zafer daha ekledi. Adayların başkanı seçecek toplam 538 ikinci seçmen, yani delege için yarıştığı seçimde, Obama şimdiye kadar 349 delege kazanmayı başardı. Sadece 3 eyalette seçim sonucu henüz kesinleşmemişken, Obama’nın rakibi Cumhuriyetçi aday John McCain’in kazandığı delege sayısı ise 147. Başkan seçilebilmek için 270 delege kazanmak gerekiyor. Son iki dönemin ABD Başkanı George W. Bush, 2000 yılındaki ilk seçiminde sadece başkan seçilmek için yeterli 270 delege, 2004’deki ikinci seçiminde ise 286 delege kazanmıştı.

Seçimlere rekor katılım
Amerikan başkanlık seçimine katılım oranı yüzde 66 civarında oldu. “RealClearPolitics” adlı bağımsız kuruluşun açıklamasına göre, rekor seviyedeki katılım sonucu Demokrat Barack Obama oyların yüzde 52’sini, Cumhuriyetçi rakibi John McCaine ise yüzde 47’sini aldı. 1960 yılında John F. Kennedy’nin kazandığı seçime katılım yüzde 63,1, 2004’te George Bush’un kazandığı seçime katılım oranı ise yüzde 55,3 olmuştu.

Şimdi ne olacak? 
ABD’de yapılan başkanlık seçimini Demokrat aday Barack Obama kazandı. Ancak seçim sistemi gereğince başkan ve başkan yardımcısı için asıl seçim 15 Aralıkta yapılacak. Aslında başkanı halkın doğrudan seçmediği sistem çerçevesinde yeni başkanı resmen 538 üyeli seçici kurul belirleyecek. Bundan sonra yeniden sayım ya da son itirazlar 9 Aralığa kadar yapılabilecek. Sisteme göre seçici kurul üyeleri 15 Aralıkta kendi eyaletlerinde toplanarak başkan ve başkan yardımcısı için oy kullanacak. Daha sonra 6 Ocakta Kongre toplanarak seçici kurulun verdiği oyları sayacak. Başkan ve başkan yardımcısının en az 270 seçici oyu alması gerekiyor.  Barack Obama şu anda 349 oya ulaşmış durumda. Kongrenin oy sayımından sonra yeni başkan 20 Ocakta yemin ederek resmen görevine başlayacak.

Siyahlar ilk kez doruk noktada
Siyah Demokrat Senatör Barack Obama’nın ABD’nin ilk siyah Başkanı seçilmesi, siyah Amerikalıların tarihinde en önemli dönüm noktalarından biri, belki de en önemlisi oldu. Siyah Amerikalıların tarihinde bu aşamaya gelininceye kadar yaşanan önemli olayların bazıları ise şunlar:
1619 – İlk siyah köleler Virginia’ya getirildi.
1808 – Yabancı ülkelerden köle getirilmesi yasaklandı.
1863 – Başkan Abraham Lincoln, konfedere devletlerdeki bütün köleleri 1 Ocak 1863’ten itibaren özgür ilan eden Özgürlük Bildirgesi’ni yayımladı.
1868 – Anayasanın 14. ek maddesi, bütün Afro–Amerikalılara tam vatandaşlık hakkı tanıdı.
1870 – Siyah erkeklere oy kullanma hakkı verildi.
2008 – Obama ABD Başkanlığını kazanan ilk siyah oldu.

Kaynak:Yeni Mesaj
TUNALIM...

NASIL KALKINACAĞIMIZI DÜNYAYA GÖSTERECEĞİZ..

Genel Trackbackler (0) Yorum ekle   

BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Hatay’da “Biz dünyaya savaş ilan etmiyoruz. Biz dünyaya ‘Türk milleti nasıl kalkınacak, onu deklare ediyoruz” dedi.


 BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Türkiye’nin yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla büyük bir potansiyel taşıdığını dile getirdi. Buna rağmen, başta tarım kesimi olmak üzere toplumun birçok kesiminin büyük sıkıntı içinde olduğuna işaret eden BTP Genel Başkanı, hükümetin vergi politikasını eleştirerek, şunları söyledi: “Geliri düşük olanlardan vergi almayacaksın. 3 kuruş kazanıyor, 2’sini elinden alıyorsun. Bu adam ne yapsın? Sana vergi mi versin, kendi geçimini mi temin etsin? Biz bunu kaldırıyoruz. 100 bin YTL’nin altında geliri olandan bir tek kuruş vergi almayacağız.”

Vatandaş desteklenecek
Milli Ekonomi Modeli’nde halkın ‘vatandaşlık maaşı, ev hanımı meslek maaşı gibi sosyal devlet projeleriyle desteklenerek tüketim kabiliyetinin artırılacağını ve böylece piyasanın canlandırılacağını dile getiren Prof. Dr. Haydar Baş, “Bu sayede hem millet, hem de devlet kazanacak” diye konuştu.
Türkiye’nin 3 katrilyon doları bulan yeraltı kaynaklarını, Milli Ekonomi Modelinin getirdiği yeni vergi anlayışını ve devletin yıllardır kullanamadığı senyoraj yani piyasadaki mal ve üretimin karşılığı para basma hakkını 3 temel kaynak olarak gösteren Prof. Dr. Haydar Baş “Yaptırmazlar” diyenlere hodri meydan karşılığını verdi. BTP Genel Başkanı, şunları kaydetti: “Millete gidiyorum, halka gidiyorum. Millet bu yetkiyi verecek, AB diyecek ‘yapamazsın’. Millet bu yetkiyi verecek, ABD diyecek ‘yapamazsın’. Hodri meydan. Halep ordaysa, arşın burada. Seçin görelim, bakalım, yapar mıyız yapamaz mıyız? Biz dünyaya savaş ilan etmiyoruz. Biz dünyaya “Evvela Türk milleti nasıl kalkınacak, onu deklare ediyoruz.”

Tarım kesimi zorda
BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş ile vatandaşlar arasındaki sohbetin ana konularından biri de tarım sektörünün içinde bulunduğu darboğazdı. Vatandaşlar hasat mevsiminin sonuna geldiğimiz şu günlerde yaşadıkları sıkıntılara vurgu yaparken Prof. Dr. Baş da partisinin tarım projelerini ve çözüm önerilerini anlattı. BTP Lideri önce hükümetin tarım politikasını eleştirdi, ardından yıllardır izlenen AB ve IMF politikalarıyla tarım ürünlerinin ekilmesinin kısıtlandığına dikkat çekti. Prof. Dr. Haydar Baş, “Revamıdır şimdi bu. Benim güllük gülistanlık arazilerim boş duracak, ben bunlarda istediğimi istediğim kadar yetiştiremeyeceğim. Bana bunları Avrupalı, ABD’li bire 3 fiyatına ihraç edecek” dedi.

Hükümet şeker fabrikalarını peşkeş çekecek
BTP Genel Başkanı, bu sözlerinin ardından AKP Hükümetinin şeker fabrikalarını satma hazırlığına dikkat çekerek, şunları söyledi: “Pancar öldükten sonra şeker fabrikalarını bedavaya satacaklar. Şeker fabrikaları kapandı, çalışmıyor. İşçiler atıldı. Öyle değil mi? Nasıl olsa pancar da yetişmiyor: Ne diyecek hükümet: kardeşim kapalı yerler, makineleri bozuldu, içinin düzeni bozuldu gitti. Bedava fiyatına yandaşlarına peşkeş çekecekler. “


TUNALIM...

PERDE ARKASINI GÖRMEZLİKTEN GELEREK TERÖR ÖNLENMEZ

Genel Trackbackler (0) Yorumlar (1)   


BTP Genel Başkanı Prof. Dr.. Baş, Türkiye’nin yıllardan beri boğuştuğu terörün ve Aktütün karakoluna yapılan menfur saldırının üç–beş çapulcu işi olmadığına dikkat çekti.

BTP Genel Merkezi’nden yapılan açıklamada Prof. Baş, Aktütün’de şehit olan askerlerimize Yüce Allah’tan rahmet, gazilerimize acil şifalar, yüreklerine ateş düşen kederli ailelerine ve Türk milletine başsağlığı diledi.

BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş mesajında şunları kaydetti:

“Terör konusu, bir devlet ve millet meselesidir. İşin Türk ekonomisinin çöküşüne bakan yanı vardır. Devlet kurumları arasında ve devlet–millet bütünlüğündeki dalgalanmalara bakan tarafı vardır. Terör meselesinin, bölgemize yönelik BOP projesine ve Avrupa Birliği’ne körükörüne uyuma bakan tarafı vardır. Hepsi kadar önemlisi, ülkemiz ve bölgemiz üzerinde iştah kabartanların, Türkiye’mizi diledikleri istikamete sürükleme hesapları vardır. Terör belasının, bütün bu çeşitli yönlerini ele alarak köklü çözümler bulmak, bugün, dünkünden daha zaruri bir hal almıştır.”

BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş “Terör konusunda da, Türkiye çözümsüz değildir; yeter ki milli bir devlet politikası, milli bir ekonomi politikası, milli bir Sosyal Devlet projeleri icraata konsun. BTP, bu hususta hazırlığı olan tek siyasi partidir. Yeter ki, gelişmeleri sağduyu ile, akl–ı selim ile ve basiretle ele alıp, birlik ve beraberliğimizi koruyalım” diye konuştu.

Prof. Baş, mesajını “Tarihte olduğu gibi bugün de milletimizin azim ve kararlılığı, başta terör olmak üzere her türlü siyasi ve ekonomik sıkıntıların üstesinden gelecek kudrettedir. Aktütün karakoluna yapılan menfur terör saldırısında şehit düşen evlatlarımıza Yüce allah’tan rahmet, gazilerimize acil şifalar, kederli ailelerine ve Yüce Türk milletine başsağlığı dilerim” sözleriyle noktaladı.

TERÖRÜN KARŞISINDA SADECE BTP DURABİLİR

       BTP dışındaki siyasi partilerin terörün karşısında durmalarının mümkün olmadığını dile getiren Prof. Dr. Haydar Baş, “Çünkü bu partilerin projeleri, yani silahları yok” dedi.

Birlik olmazsa olmaz

Bağımsız Türkiye Partisi’nin (BTP) Milli Ekonomi Modeli ile küresel taarruzları dize getireceğini belirten Prof. Dr. Haydar Baş, “Kendi projesi, yerli bir çözümü ve milli bir çaresi olmayan partiler, silahsız asker gibidirler. Bunlar, ne AB’nin, ne ABD’nin, ne de bir başka küresel gücün baskı ve taarruzlarına karşı durabilirler. Irak’tan ülkemize sıçratılan terör ateşinin arka planında bu tıkanıklık ve çözümsüz siyaset vardır. Bu baskı ve taarruzları karşı durabilecek tek parti BTP’dir. Bütün bu taarruzları karşısında siville askerin, devletle milletin bir ve beraber olması şarttır. Hem bu birliği sağlayacak, hem de ortaya koyduğu plan ve projelerle Türkiye’yi içinde bulunduğu kötü durumdan çıkaracak tek oluş, Bağımsız Türkiye Partisi’dir” dedi.

Böyle gaflet olur mu?

AKP iktidarının körü körüne AB ve ABD’nin peşine takılma politikası nedeniyle kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin kurulduğunu dile getiren Prof. Dr. Baş, bölgenin okyanus ötesinden gelen gücün barınağı haline geldiğini bildirdi. Kuzey Irak’taki Kürt devleti ile oradaki PKK yuvalarının temelinin 3 Nisan 1991’de ABD’nin Birleşmiş Milletler kararıyla Çekiç Güç’ü kurmasıyla atıldığını hatırlatan Prof. Dr. Baş, şunları söyledi: “Çekiç Güç bir çeteydi. Bu çete PKK’yı korudu. Şimdi siyasi iktidar ‘o çeteyi kuran’ iradeye diyor ki, ‘gel, bu terör işini halledelim’. Böyle gaflet olur mu?”

  TUNALIM...

TÜRKİYE'DE BU GÖTÜRME OLAYLARINI KİMSE İPLEMİYOR

Genel Trackbackler (0) Yorumlar (1)   

   Bana göre Türkiye'de bu "Götürme " haberlerini kimse iplemiyor...

----Bana kimse bu tür olayların bu adamların tekrar seçilmesine etkisi olur demesin ,bizim Millet'te acayip bir “empati “ yeteneği var,

--- Nasıl yani abi ?

--- Nasıl olacak ;” empati” demek , kendini karşısındakinin yerine koymak demek

--- Eee ?

--- Eee si bu ; kendini onların yerine koyuyor ve “ben de olsam götürürdüm anasını satayım” diyor ve biz de” ulan bu adamların ne kadar fazla götürme olayı ortaya çıksa yine de yükselişteler ne iş bu kardeşim ?” diyoruz ,

--- ”götürüyorlar ama iş de yapıyorlar be abi “ yalakalığı da var

--- O yalakalık , yani ; “abi iş yapsınlar da götürsünler , eskiler hem götürüyor hem de bir çivi bile çakmıyordu ,bunlar yine metrobüs falan yapıyorlar “gibi salak muhabbetlerin tek suçlusu bunlar değil , bunların kökü derinlerde,

--- Taa Osmanlıya mı dayanıyor ?!

--- Yok deve , Selçuklulara bile gidiyor !,

--- Bence parayı ilk icat eden “ Lidya” lılara kadar gider !

--- Geyiği bırak da , ne olacak ? yani bu işler bize kader olarak iyice yapıştı mı yani ?

--- Hani belin ağrır da” yakı” yapıştırırsın ya ve sökerken acıdan gözlerinden yaşlar gelir ve sırf sökmenin acısını bildiğinden sökmeyi hep ertelersin , bu iş de aynen öyle , bu “yakı” deva olsun diye yapıştırıldı ve aslında hiçbir şeye yaramadı ama sökmek de g.... istiyor ve zart diyoruz zurt diyoruz adamları idare ediyoruz ,zonra da , “Bulgarlar ,Romenler bile işi yırttı” deyip , hala bu “deve güreşi”ni seyrediyoruz...

---- yuh bize ulan yuh...

Deli ve deli...
Deliormanlı---Tunalım

YOLSUZLUĞUMUZ KÜRESELLEŞTİ

Genel Trackbackler (0) Yorum ekle   
   Almanya’da görülen Deniz Feneri davasıyla pandoranın kutusu açıldı.
Davanın hâkiminin ifadeleri çok ilginçti. Hâkimin ifadesiyle dava Almanya tarihinin en büyük yolsuzluk davasıydı ve -burası oldukça önemli- yolsuzluk Türkiye’den yönetiliyordu.
Hatta sanıklarla ilişkili isimler bir bir ifade edildi ve kimlerin ön planda olduğu belirtildi. Siyasete yakın çevreler…
Hani şu AB ülkelerine gidiş rekoru kırarak Türkiye’yi tanıttıklarını söyleyen siyasilerimiz…
Güzel tanıttılar, yolsuzlukla…
Almanya tarihinin yolsuzluk rekoru kırıldı.
Türkiye’yi tanıtalım derken, var olan imajımız da yerle bir oluverdi.
Sanıkların temyize gitmemeleri ve bütün suçlamaları büyük bir gayretkeşlikle üzerlerine almaları da ayrıca dikkat çekici bir durum.
Tabii bu sınırları aşan yolsuzluk ne ilk ne de son…
Yazarlarımızdan Aziz Karaca Beyin önceki günkü yazısında aktardığı Sayın Bülent Arınç’ın ifadelerine önemine binaen bir daha yer verelim:
“…Sorarım size asla müsrif olmayan ben, 25 yılda 60 milyar biriktirebilirken, geçmişlerini bildiğim bazı arkadaşlarımın milyon dolarlık servetleri beni çok düşündürüyor… Nereden geliyor bu paralar? Biz AKP’yi yoksulluğu ve yolsuzluğu bitireceğiz diye kurmadık mı? Gördüğüm şeylerden hicap duyuyorum.”
Sayın Arınç’ın hicap ettiği arkadaşlarının kimler olduğunu az çok biliyorsunuz.
Yolsuzluğu bitireceğiz, hortumları keseceğiz diye yola çıkanlar yolsuzluğun küresel olanlarını, hortumların ise daha büyüklerini yapmaya başladılar.
Belediye başkanı ya da vekil maaşıyla ne kadar para birikebileceği belliyken gemicikler aldılar, namı değer büyük yatırımlara ve ortaklıklara soyundular, ceplerini milyon dolarla doldurdular.
Şimdi de mızrak çuvala sığmıyor, kürselleşme diye diye yolsuzluğumuzu küreselleştirdik, dünyaya nam saldık.
Dün adaletle nam salıyorduk, bugün yolsuzlukla…
Öyle bir yolsuzluk ki, yakın arkadaşlar bile artık bundan hicap duyuyor.
İşte IMF, AB ve ABD taşeronluğuna soyunmuş olan siyasetin hali.
Madenlerimiz, topraklarımız, şirketlerimiz bir bir yabancılara peşkeş çekilirken, bir taraftan da milletimizin cebine hortumların en büyüğü takılıyor.
Ülkemizin bütün kaynaklarının yabancılara altın tepside sunulması yetmiyormuş gibi, vatandaşın üç beş kuruşuna da göz dikiliyor.
Millet olarak artık ayıkmalıyız.
İcazeti ecnebilerden alarak ülkemizi karanlık bir geleceğe sürükleyenler hiç milletimizi düşünürler mi?
Ülkeyi peşkeş çekiyorlar, senin cebindekini almaktan hiç ar ederler mi?
Milletinden icazet almayan, milli projelere sahip olmayan siyasilerin hangisi gelirse gelsin bundan farklı olmayacaktır.
Milletimiz gerçekten hizmet bekliyorsa, icazeti milletinden alan, milli çözümü olan siyasileri iş başına getirmelidir. İcazeti ehline vermelidir.


M.Çabas---TUNALIM...

ZİLLET TÜRK MİLLETİNİN KADERİ DEĞİLDİR

Genel Trackbackler (0) Yorum ekle   

BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “Türk milletinin kaderi çile, fakirlik, düşkünlük ve zillet değildir. Kalkınmaktır, büyümektir ve daha da büyümektir” dedi.

Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın Güneydoğu’dan başladığı iftar turunda ikinci adres Gaziantep oldu. Gelişinde uzun bir araç konvoyuyla karşılanan BTP Genel Başkanına Araban ilçesine vatandaşların ilgisi büyük oldu. Prof. Dr. Baş, iftar yemeğinin ardından programa katılan vatandaşlara hitap etti ve konuşmasında ülkemizde yaşanan sorunlara dikkat çekti. BTP Genel Başkanının ağırlıklı olarak üzerinde durduğu konuların başında tarım geliyordu.

 

“Türk tarımı son yıllarda adeta bitme noktasına geldi” diyen Prof. Dr. Baş konuşmasında Türk tarımı üzerine oynanan küresel oyunları açıkladı. BTP Genel Başkanı şöyle konuştu: “Sevgili arkadaşlar bunlar tarım kesimine hiçbir şey veremez. Hayvancısına hiçbir şey veremez. Niye veremez biliyor musunuz? Çünkü Avrupa Birliği ile akitleşme yaptılar, sözleşme yaptılar. Avrupa Birliği bunlara diyor ki; “Türkiye tarım ülkesidir, bu tarım ülkesinin yetiştirdiği mamulleri siz dünya pazarına süreceksiniz. -Bu nedir? Buğdaydır, mısırdır, yulaftır arpadır hatırınıza ne geliyorsa- Ürünlerinizi bu pazara sürdüğünüz zaman hem ABD’nin hem bizim rakibimiz olursunuz. Burası bizim pazarımız. Bu dünya bizim pazarımızdır. Biz sizi bu pazara koymayız. Sen hem Avrupa Birliğine ortak olacaksın, hem de benim pazarımı elimden alacaksın.” Bunun üzerine bizimkiler onlara, “o halde ne yapalım?” diye sordular. AB de “Tarımdan vazgeçin” dedi. Bizimkiler “ama bizim insanımızın yüzde 35’i tarım bölgesinde” deyince. AB, “o zaman bunu yüzde 15’e indirin” direktifini verdi.”

Üreticiler perişan edildi

Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Gaziantep’in Araban ilçesinde kalabalık bir vatandaş topluluğuna yaptığı konuşmada, “Türk çiftçisinin yaşadığı sıkıntılar asla tesadüf değil, bilinçli bir politikanın eseridir” dedi. “Tabii ki üreticiye bu topraklardan git diyemezler, bunun yolu, üreticiyi perişan etmektir” diyen BTP Genel Başkanı şöyle konuştu:

“Gelse siyaset size, “Araban’ı terk edin bakalım. Burada siz ne hayvan yetiştirebilirsiniz, ne pamuk yetiştirebilirsiniz, ne buğday yetiştirebilirsiniz ne mısır yetiştirebilirsiniz, size bunu yasaklıyorum” dese Arabanlı olarak ne yaparsınız? Herkes silahını alır caddeye koşar. “Vay ulan bu adam elimizdeki hak ve hukuku alıyor, bizi yerimizden yurdumuzdan ediyor” demez misiniz? Ha şimdi bunlar bunu yapacağı yerde yapmadılar ve “böyle yaparsak biz suçlu duruma düşeriz. E ne yapalım? Bunun buğdayına, üzümüne, mısırına ve şeker pancarına para vermeyelim. Bunlara aynı zamanda tahditler koyalım. Onlar istese de istemese de geçinemedikleri için o toprakları terk edecekler ve de bedava fiyatına satacaklar biz de rahat edeceğiz onlar da rahat edecekler” dediler.”

Bu milletin kaderi çile değildir

Tarım ve başta olmak üzere yaşanan tüm ekonomik sıkıntıların çözümünün dört ayrı uluslararası kongre ile tüm dünyaya deklare edilen kendisine ait Milli Ekonomi Modeli’nde olduğunu söyleyen BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “biz plan ve projelerimizle hazırız” diyerek Gazianteplilerden sadece bir dönem için destek istedi. Prof. Dr. Haydar Baş şunları söyledi: “Bu milletin kaderini artık çile olmaktan kurtaralım. Bu milletin kaderi çile, fakirlik, düşkünlük ve zillet değildir. Kalkınmaktır, ileri gitmektir büyümektir ve daha da büyümektir”

TUNALIM...

İCAZETİ MİLLETTEN ALIRIZ
ABD, AB ve IMF’den icazet alanlar ülkenin sorunlarını çözemezler diyen Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş “biz diğer partilerden farklı olarak icazeti ABD ve AB’den değil sizden istiyoruz” dedi.

 

Ramazan ayını …


İKİ ANAHTAR BTP’DE

 

Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Türkiye’nin sorunlarını çözecek iki anahtar gösterdi: Milli Devlet, Sosyal Devlet ile Milli Ekonomi Modeli.

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, eko…

  • ELEKTRİKTE İPLER YABANCININ ELİNDE
  • BEDAVA ELEKTRİK HAYAL DEĞİL
  • TÜRKİYE BTP İKTİDARINDA CENNETE DÖNECEK
  • BİN KERE DÜŞÜNÜP BİR ADIM ATMALIYIZ
  • TÜRKİYE’NİN KAYNAKLARI BÜTÜN DÜNYAYI BESLER
  • HER GECEYİ KADİR GECESİ BİLELİM
  • E-bulten okunmuyorsa lutfen dil ayarlarinizi UTF8 yapiniz yada linke tiklayiniz.
    BTP’ye uye olmak icin : http://www.btp.org.tr/uyelik.php
    E-bülten listesine kayit : http://www.btp.org.tr/postalistesi.php
    iletisim : [ basin @ btp.org.tr ]

    BEYHUDE ARAYIŞLAR!...VE...

    Genel Trackbackler (0) Yorum ekle   

    Çok partili döneme geçtikten sonra, çok yönlü arayışlarımızda da artışlar oldu.
    Son elli yılımıza bakalım ; genel olarak ömürümüz sağda ve solda arayışlarla geçti.
    Merkez partilerden en uçtaki partilere kadar, baş vurmadık bir yöneliş, bir arayış bırakmadık.
    İktidarları muhalefet, muhalefetleri iktidar yaptık.
    Durum değişmedi.
    İhtilaller yaptık, yeni anayasaları, yeni partileri dolayısı ile yeni iktidarları, yeni muhalefetleri devreye soktuk...
    Yine arayışların arda arkası kesilmedi.
    Genelbaşkana kızdık, partı yönetimini beğenmedik yeni veya başka genelbaşkanlar partiler aradık ama yine olmadı...
    Kimimiz irtica dedik, laiklik dedik oy aldık ama bir arpa boyu yol alamadık.
    Kimimiz de din dedik, ahlak dedik orda da birşey yapamadık.
    Kimimiz de vatan dedik, millet dedik ama netice değişmedi.
    Partiler kapatıldı, yasaklar getirildi yine beklenen olmadı. Neye inandığımızı neyi isteyip istemediğimizi ne anlayabildik ne de anlatabildik. Bütün bunların neticesinde bugünlere geldik.
    Bugünkü durum da ortada sınırlarımız tehdit altında etrafımız ataş çemberi ile örülüyor. Ekonomide açlık, yoksulluk ülke nufüsunun % 80’ini tehdit ediyor.
    Tüketim olmadığı için üretim, üretim olmadığı için de Milli Gelir can çekişiyor.
    Borç üstüne borç politikaları ile devletin ve milletin geleceği ipotek altına sokuluyor. Bağımsızlık dersen Avrupa Birliğine devredilmiş. Ülke madenleri ve toprakları yabancılara peşkeş çekiliyor...
    Daha neler neler!
    Kurumlar arası çekişmeler zıtlaşmalar ve kavgalar. Seçilmişler, atanmışlar... Kamusal alanlar.
    Elli sene öncesine dönüp baktığımızda çözüme kavuşturulmuş bir mesele olmadığı gibi her kesimin kendisine göre problem olarak ortaya attığı bütün meseleler iyice karışmış, kemikleşmiş ve birtakım cephelerin meydana gelmesine sebep olmuş.
    Yeni arayışlar, yeni mutabakatlar, yeni uzlaşmalar da hali ile devam ediyor.
    Bu kadar arayıştan ve ardından bir umut gibi milletin peşine takılıp gittiği bu kadar buluşlardan bir netice alamadığımız halde aynı adreste ve aynı yolda yeni arayışların akibetini şimdiden görmek ve bütün bunların maalesef “beyhude arayışlar” olduğunu anlamak gerekmez mi?
    Yani bu elli yıllık tecrübe ile söylemek gerekirse derde deva olmadıktan sonra birilerinin sağcı, solcu, milliyetçi, muhafazakar, demokrat, liberal, ulusalcı, devletçi ya da halkçı olması ne yazar ve ne mana ifade eder.
    Eğer bu birileri dış politikasını ABD’ye iç politikasını da AB’ye bağımlı kılacaksa –ki hep böyle olmuştur– bu birileri ABD’nin ve AB’nin sağcısı, solcusu, milyetçisi, muhafazakarı, vb. olmayacak mı?
    O halde arayışa evet ama mutlak manada doğru arayışa evet demek gerekmez mi?
    Ve sadece ülkemiz için değil! Bölgemiz için de, dünyamız için de doğru arayışlara yönelmeden tabir caiz ise “Cehennem ortasında bir gül bahçesi mümkün mü?”
    Prof. Dr. Haydar Baş’ın “Milli Ekonomi Modeli ve Sosyal Devlet – Milli Devlet” tezi bütün bunların çözüm yollarını bir bir önümüze seriyor.
    Ve insandan yola çıkarak bütün insanlığa çözüm üretiyor. Herşey o kadar açık ve net ki...
    İşte size ve yeni arayışların peşinde olanlara samimi ve gerçekçi olmak şartı ile bütün arayışlara mutlak manada doğru bir  adres.


    Ali Gedik-TUNALIM...

    BİZANSA GÖNÜL VERENLER VE EMPERYALİZM

    Genel Trackbackler (0) Yorum ekle   



            Prof. Dr. Celal Şengör’ün, 19 Ekim 2007 tarihli Cumhuriyet-Bilim Teknoloji Eki yazısındaki bazı ifadeler aynen şöyledir: “ Bizans’ın Türkiye’de uğradığı ihmal affedilir cinsten değildir. Radi Dikici, Şu Bizim Bizans adlı bir kitap yazdı. Dikici Bey’i Bizans’a gönül verdiği, onu incelediği ve bu konuda bir kitap yazdığı için ne kadar tebrik etsek azdır. Bizans, Türkler tarafından hemen hiç bilinmemektedir. Bir tek İstanbul’un fethini sanki çok büyük bir marifetmiş gibi hatırlar. 8000 kişinin savunduğu aç şehri, 100.000 kişilik koca ordunun ancak iki ayda alabilmesini büyük bir zafer zanneder, onun fethine aman ne dehalar atfederiz…..”

    Ben bu konuda uzun uzun yorum yaparak zamanınızı almak istemiyorum. Fakat çok kısa şunları yazıyorum: Bizans’ın incelenmesi bilimsel olmasına karşılık ona gönül verilmesi duygusal bir tavırdır. Bizans, eski Roma’dan ayrılmış dünya uygarlıklarından birisidir. Biz Türkler bunun incelenmesinden rahatsızlık duymayız. Ancak nasıl ki, bir Yunanlı Osmanlı İmparatorluğunu inceleyip ondan gerekli dersleri çıkarır fakat ona gönül veremezse, kendisinin Türk olduğunu söyleyen birisi de Bizans’ı inceler ondan gerekli dersleri çıkarır fakat ona gönül veremez. Bu söz bana Sayın Erbakan’ın “Bizans’ın çocukları” deyimini hatırlattı.

    Ayrıca Prof. Şengör’ün Fatih’ten ve İstanbul’un fethinden bu kadar rahatsız olmasını anlayabilmiş değilim. Bir de Prof. Şengör’ün aynı gazetedeki bir yazısında “Türkçe bilim dili değildir” diyen eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ü de göklere çıkarmıştı. Bunlara bir bütün olarak baktığımızda Prof. Şengör’ün neyi amaçladığını anlamakta zorluk çekmeyeceğimiz kanısındayım. Ben tarihçi değilim fakat şunu soruyorum: Fatih ve ondan sonraki dönemlerde Osmanlı Devleti, Viyana kapılarına kadar bilim ve teknoloji ile değil de balta ve kılıçlarla mı gidebilmiştir? Bu sorunun doğru cevaplanması gerekir. Dünya çapında bir jeoloji bilgini olan Prof. Şengör’ün kendi alanı dışındaki bu bilim dışı düşüncelerine ve hezeyanlarına Fatih ve Osmanlı Devleti üzerine çalışan bilim adamlarının gereken cevapları vermesini bekliyorum. Ayrıca bazı çevrelerin Osmanlı Tarihi ile T.C. tarihini birbiri ile çatıştırmak istemelerini doğru bir yaklaşım olarak görmediğim gibi iyi niyetle de bağdaştıramıyorum. Türk tarihinin hatası ve sevabı ile bir bütün olduğunu kabul ediyorum.

    Diğer bir konu, 17-19 Ekim 2007 tarihleri arasında Üniversitemiz Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Araştırma Merkezi Bir Bilgi Şöleni düzenledi. Acizane ben de Alevi-Sünni Farklılığı ve Sorunlar başlıklı bir konuşma yaptım. Bunun yarım sayfalık sonucunu sizlerle paylaşmak istedim. Bildiğimiz gibi emperyalizm, Türkiye’deki Kürtleri etnik azınlık Alevileri de dinsel azınlık kabul ederek bu iki olguyu Türkiye’yi parçalamada bir araç olarak kullanmaya çalışıyor. Konunun bu yönüyle çok önemli olduğunu düşünüyorum. Konuşmanın bütününü ekli dosyada gönderdim. İlgi duyan arkadaşlar bunu da okuyabilirler.

    SONUÇ

    Alevi’si ile Sünni’si ile Türk toplumu olarak dilimiz, tarihimiz, kültürümüz ve inançlarımız bir ve ortaktır. Buna karşılık az sayıda da olsa bazı farklılıklarımız da mevcuttur. Kanımca bu farklılıkları, bir eksiklik ve kusur değil Türk milletinin bir zenginliği olarak kabul edip değerlendirmeliyiz.

    Son yıllarda AB’nin üzerinde ısrarla durduğu ve kararlar aldığı iki konudan birisi Kürtlerin etnik azınlık diğeri ise Alevilerin dinsel azınlık oldukları tezleridir. Bu sebeple Türkiye’de gerek Aleviler ve gerekse Sünniler birbirleriyle kenetlenip bir bütün olarak emperyalizmin karşısına çıkmak zorundadırlar.. Bunun için de var olan sorunlarımızı kendi aramızda tartışıp çözüme kavuşturarak emperyalist ülkelerin gündeminden düşürmek zorundayız. Bu yüzden hem Sünniler hem de Aleviler birbirlerini yakından tanıyarak birbirleri hakkındaki önyargıları terk ederek dostlukları pekiştirmek zorundadırlar.

    Bilimde veriler objektif olmasına karşılık sonuçta bunların değerlendirilmesi sübjektif yargıları içerir. Çünkü aynı verileri farklı bilim adamları farklı şekilde yorumlayabilirler. Bunu yaparken de bilim adamları, her aklına gelini söylememelidir. Söylenenlerin objektif bilime ne gibi katkılar yapacağını ve bunların Alevi Sünni grupları arasında çatışmaya mı yol açacağı veya birlik ve bütünlüğe mi hizmet edeceğini göz önünde bulundurmak zorundadırlar.

    Yine gerek Alevi ve Sünni gerekse ilahiyatçı araştırmacıların biraz da olaylara karşısındakilerin penceresinden bakıp birbirlerini doğru anlama ve kavrama gayreti içinde olmalı ve Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü gerçekleştirecek çalışmalar yapmalıdırlar. İlahiyatçı araştırmacılar, Kurtuluş Savaşı sırasındaki Mut Müftüsünü örnek alabilirler. Böylece dinsel anlayışımız ülkeyi parçalayıcı değil bütünleştirici bir nitelik kazanır.

    Ayrıca bilim adamları Aleviler mi haklı yoksa Sünniler mi gibi bir dava güdemezler. Bilimde ve bilimsel çalışmalarda haklılık yoktur doğruluk ve yanlışlık vardır. Gerek tarihsel koşulların ve gerekse dış güçlerin planlarının sonucu ortaya çıkan bu ihtilaf nasıl ortadan kaldırılıp birleşip bütünleşen bir millet olabiliriz? Bunun üzerinde kafa yormak zorundayız. Onun için hem Alevi ve Sünni hem de İlahiyatçı araştırmacılar, duygusallıklarını ve kendi inanç ve önyargılarını bir kenara bırakarak bunun üzerinde kafa yorup çözüm üretmek zorundadırlar. TUNALIM...    Alıntı:Prof.Dr.İbrahim Arslanoğlu
    _________________
    NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!..

    TÜRKİYE'DE MİSYONERLİK FAALİYETLERİ

    Genel Trackbackler (0) Yorumlar (4)   


        Misyonerlik konusunda Batı ülkelerinin gerçekten Türk toplumunu rahatsız edecek boyutta çalışmaları var mı? yoksa bu biraz evhamdan mı kaynaklanmaktadır? işte bu konuşmada bu soruların yanıtlarını vermeye çalışacağız.

    Dinin Toplumsal İşlevleri

    Misyonerlik, temelde bir dinsel faaliyet olduğu için dinin toplumdaki fonksiyonları ve sosyolojik açıdan dinin bir sosyal gerçeklik olduğu üzerinde çok kısa durmak istiyorum.

    Din, toplumu ayakta tutan aile, ahlak, hukuk, ekonomi, eğitim gibi sosyal kurumlardan birisidir. En ilkelinden en gelişmişine kadar bütün toplumlarda din kurumu bulunmaktadır. Dinin toplumda başlıca iki fonksiyonu vardır. Bunlardan birisi, toplumda birlik ve bütünlüğü sağlamak, ikincisi ise toplumsal kontrol görevi yapmaktır.

    Batı’da sosyolojinin kurucusu Auguste Comte, sosyolojiyi kurarken “İnsanlık Dini” adı verilen yeni bir din de kurmak istemiştir. Hatta Osmanlı Devleti, Rusya ve İran’a birer mektup göndererek onları bu dine davet etmiştir(Meriç,1984). Çünkü ona göre din, bir concensus yaratarak toplumda birliği ve bütünlüğü sağlar.Yine sosyolojinin kurucularından Durkheim ve Malinowski bireysel hayatlarında agnostik olmalarına rağmen toplumların dinsiz yaşayamayacağını söylemişlerdir(Kızılçelik I, 1994).

    Ayrıca birey için doğal bir gereksinim olan din, eski Sovyetlerde bir süre yasaklandığında Rus köylüleri putlara tapmaya başlamıştır(Güngör, 1974).Onun için 1940′larda Hıristiyanlık serbest bırakılarak Rus vatanseverliğinin bir unsuru haline getirilmiştir(Dönmezer, 1978).

    Görüldüğü gibi din, bir sosyal kurum ve bir sosyal gerçekliktir. Bireysel olarak dini kabul etsek de etmesek de o, kişisel olarak bizden bağımsız olarak var olmayı sürdürecektir. O halde bize düşen görev, gerek Türkiye içinde ve dışında, dinlerin, ülke zararına ve bireysel çıkarlar için kullanılmasına engel olmaya çalışmaktır.

    Misyonerlik nedir?

    Misyon, Latince “missio” sözcüğünden gelip Türkçe’de görev anlamındadır. Hıristiyanlıkta baba(Tanrı) tarafından gönderilen oğul İsa’nın ve kutsal ruhun görevinden söz edilmektedir(Aydın, 1996).

    En yaygın anlamıyla misyon, İncil’i Hıristiyan olmayanlara yaymaktır. Bu sebeple tarih boyunca kilise, rahipler ve Hıristiyan devletlerin hemen hepsi bu kutsal göreve kendilerini adamışlardır. Onun için misyoner bazen bir asker bazen bir doktor bazen bir öğretmen bazen de bir barış gönüllüsü olabilir(Aydın,1996).

    Türkiye’de misyonerlik çalışmalarının amacı, önce Türk halkını kendi kültüründen ve inancından soğutmak sonra Hıristiyan yaparak sömürgeci Batılı güçlerin hizmetine sunmaktır(Aydın,2002). Kendi ulusunun inancını korumayan toplumlar, direnme gücünü kaybederek yok olmaya mahkumdur. Bunun acı örneği yine Türklerde görülmüştür. Avrupa’yı titreten Türk komutanı Atilla’nın torunları önce kültürlerini kaybetmiş daha sonra da Hıristiyanlaşarak Batı toplumları içinde eriyip gitmişlerdir. Ne acıdır ki Türkler, Çin’de Çinlileşmiş, İran’da Farslılaşmış, Arabistan’da Araplaşmış kısacası hangi toplum içine girerse orada benliğini kaybedip yok olup gitmişlerdir. Demek ki Türklerde kimliklerini koruyamama gibi bir zaaf söz konusudur.

    Ülkesindeki misyonerlik çalışmalarının sonuçlarını Afrikalı bir aydın şöyle anlatır: “Hıristiyanlar ülkemize geldiğinde bizim topraklarımız onların elinde İncil vardı. Bize gözlerinizi yumun dua edin dediler. Gözlerimizi açtığımızda bizim topraklarımız onların olmuş bizim elimizde ise sadece İncil kalmıştı(Baş, 2004).

    J. Danielou’a göre misyonerliğin birinci amacı Hıristiyanlığı yaymak. İkincisi o ülkede kiliseler inşa etmek ve onları yaşatacak elemanlar bulmak. Üçüncüsü Hıristiyanlıkla gelişmiş olan Batı uygarlığını aynı göstermektir(Küçük, 1996).

    Bana göre bugün misyonerlik, sadece Ortadoks, Katolik ve Protestanların Türkiye’de kiliseler açarak Hıristiyanlığı yaymaya çalışmaları değil Türkiye’nin aleyhine olan ve Batının çıkarlarını korumaya çalışan her türlü dinsel ve din dışı faaliyetleri içerir. Hatta Türk halkının istismardan uzak samimi dinsel inanç ve anlayışına yönelen her türlü saldırıları da bu kapsamda kabul ediyorum. Yalnız din sömürücülerinin çeşitli şekilde eleştirilmelerini bunun dışında tutuyorum.

    Atilla İlhan(27.9.2005), 1950′li yıllarda İzmir’de Demokrat İzmir Gazetesinde bir adamla karşılaşır. Adam, Atilla İlhan’a şunları söyler: “DP gericiliği hortlatmaktadır. Atatürk, bütün inkılapları cesaretle yapmıştır. Yalnız eksik bıraktığı bir inkılap vardır. O da minarelere çan taktırmaktır.” Yine Atilla İlhan, basında İslam düşmanlığı yapanların hemen hepsinin dönmeler olduğunu söylemiştir. Nitekim basında Türk halkının inancı olan Müslümanlığa yerli-yersiz saldırmayı adet haline getiren sözde ilerici iki meşhur yazarın Soros vakfından para almış olduğu Mustafa Yıldırım “Sivil Örümceğin Ağında” adlı kitabında yer almaktadır. Bu iki yazardan birisi halen ABD’de yaşamaktadır ve her ikisi de dönmedir. Dönme olmaları problem değildir. Çünkü Yeniçeri ocağına alınan ve Osmanlıda büyük hizmetler yapmış olan gayri Müslim insanların çocukları halen bizimle birlikte bu ülkede yaşamaktadırlar.Türkiye’nin aleyhinde olmadıkları takdirde bunların diğer insanlarımızdan hiçbir farkı yoktur. Fakat İslam düşmanlığı altında Türk düşmanlığı yapanları ise hoş göremeyiz.

    Bir de bunun karşıtı olarak Türkiye’de İslam severlik adı altında Türk düşmanlığı yapılmaktadır. Yani deniliyor ki, Müslüman olduğumuza göre Türklüğe gerek yoktur. Nitekim Sayın başbakan İstanbul belediye Başkanlığı sırasında yaptığı bir konuşmada şunları söylemiştir: “Ben dedeme sordum, Türk müyüz, Müslüman mıyız? diye. O bana dedi ki: “Oğlum, yarın öldüğümüzde bize Türk olup olmadığımızı değil, Müslüman olup olmadığımızı soracaklar.” Başbakan bu soruyu dedesine Türkçe sormuştur. Acaba Sayın Başbakan bu sözleri söylerken, Türklüğün bir ırk veya kana bağlı olmayıp bunun kültürle ilgisi bulunduğunu ve dilin de kültürün en temel unsuru olduğunun farkında değil midir? Kaldı ki, sosyolojik anlamda bugün dünyada homojen bir Müslümanlık olmayıp Türk’ün Arabın, Farsın Müslümanlığı anlayışları ve bunu yaşamaları da birbirinden oldukça farklıdır.

    Aşağıdaki düşünce veya tutumların misyonerlik kapsamına girip girmediğini sizlerin takdirine bırakıyorum.

    Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Ekim 2004′te “Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu” adı ile bir metin hazırladı. Bu metinde yer alan görüşlerden bazıları şunlardır: Lozan’da etnik – dinsel azınlık kabul etmemek hatadır. Türkiye’de yalnız gayrimüslim azınlık yoktur. Bir gün Türkiye’de herkes her dilde yayın yapabilecektir.

    Türkiye’de “Türkçe’nin bilim dili olmadığını ve gelecekte de olamayacağını” söyleyen YÖK başkanı ve “Bizim miladımız Cumhuriyettir”, diyen Milli Eğitim Bakanı. 2004 yılında Akbank sponsorluğunda İstanbul’a bir konferans için çağrılan medeniyetler çatışması tezini ileri süren Huntington İstanbul’a iner inmez “Atatürk ilkeleri 70 yıl geride kalmıştır” demesi. AB yetkililerinin zaman zaman Türkiye’nin gelişmesinin önündeki engel olarak Türk ordusu ile Atatürkçülük” demeleri. Yine bir AB yetkilisinin Atatürk’ün resimlerinin resmi dairelerden indirilmesini teklif etmesi.

    Yine Kıbrıs’ta Rumlar haklı diyen işadamları topluluğu ve Batı’nın çıkarlarını Türkiye’ye karşı savunan mütareke medyası. Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer diyen Mesut Yılmaz ve Büyük Ortadoğu Projesinde Diyarbakır’ın yıldızı parlayacaktır, diyen Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın tutumu. Bilgi Üniversitesinde yapılan Ermeni Soykırım Toplantısı’na katılarak ağzını açıp bu konuda tek söz söylemeyen Prof. Dr. Erdal İnönü’nün tutumu. Bilgi üniversitesinde yapılan soykırım toplantısını ayrıntıları ile veren fakat Gazi Üniversitesinde 2005 yılında yapılan taraftarı ve karşıtının yer aldığı “Ermeni Sorunu” Sempozyumu”na gazetelerinde yer vermeyen mütareke medyasının tutumu.

    Bütün bunların ne anlama geldiğinin takdirini sizlere bırakıyorum.

    Misyonerlerin Türkiye’deki çalışmalarına gelmeden önce Endülüs Emevi Devletinde yaptıklarından çok kısa söz etmek istiyorum. Endülüs’te 800 yıl süren İslam uygarlığından sonra misyonerlerin çalışmaları sonucunda camiler kiliseye döndürülmüş, bir tek Müslüman kalmamak koşuluyla ya katledilmiş ya da göçe zorlanmıştır. Öte yandan Gırnata’da Müslümanların elinde bulunan el yazması eserler şehrin en büyük meydanında yakıldı. Yalnızca Kurtuba’da yakılanlar, 1 milyon civarındadır. 1524 yılında çıkarılan bir fermanla İspanya’da kalan henüz Hıristiyanlığa girmemiş olan Müslümanlardan ya Hıristiyan olmaları ya da ülkeyi terk etmeleri istendi.Buna uymayanların köleleştirilecekleri söylendi. Arapça ve Arap isimleri kullanma, Müslüman kıyafetleri giyilmesi yasaklandı. İspanya’nın her şehrinde, her kasabasında Müslüman aileler teker teker tutuklanarak Cezayir’e gönderilmek üzere gemilere istiflendiler. Bunların çoğu açlıktan, susuzluktan, bitkinlikten yolda öldü. Bu iş için askeri filolar yetersiz kaldığından özel gemiler kiralandı. Kaptanlar Müslümanları taşımak için kişi başına ücret aldılar. Fakat İspanyol limanlarından uzaklaşıp gözle görünmez olunca onları denize atıp geri dönerek yeni yükleme yapmayı daha karlı buldular. Bleda isimli bir köy papazı, 140 bin Müslüman’ı Afrika’ya götürmek üzere olan gemide 100 bin Müslüman’ın bir defada öldüğünü yazar(Baş, 2000).

    Misyonerlik Türkiye ve Türklerle Niçin İlgilenmektedir?

    1071 yılında Alpaslan’ın Anadolu’nun kapılarını açması ve İznik başkent olmak üzere Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurulmasını Batı hazmedememiş ve 1096-1270 yılları arasında 8 defa haçlı seferi düzenlemişlerdir. Artık Avrupa ile ilişkilerde Hıristiyanlık Batı’nın kendisini savunma ideoloji haline gelmiştir. Ayrıca İstanbul’un fethedilmesi ve Bizans’ın yıkılması Batı’da büyük yankılar uyandırmış ve böylece Türk düşmanlığı bütün Avrupa’ya yayılmıştır(Timur, 1994).

    Prof. Bozkurt Güvenç’(1994)e göre Batı’da Müslüman ile Türk, Türk ile İslam eşanlamlı kabul edilir ve Hz. Muhammed’i “Türk” olarak bilinir. Aynı şekilde Bernad Lewis de Modern Türkiye’nin Doğuşu adlı kitabında Batı’da, Türk ile Müslüman’ın özdeş kabul edildiğini, yazar.

    Hıristiyanlar için Doğu, Tanrı’nın hidayetinden yoksun bir dünyadır(Meriç,1996). Buna göre kiliseye ve Hıristiyanlara düşen görev de dünyadaki Müslümanları ve özellikle Türkleri Tanrı’nın hidayetine erdirmektir.

    1699 yılında Sultan II. Mustafa ile Avusturya İmparatoru I. Leopold arasında imzalanan Karlofça Antlaşmasının dili Osmanlıca ve Almanca değil Latince idi. Fransa’da Katolik Kilisesi ayinlerini Latince yapar ve İncilin Dili de Latince’dir(Altındal, 1994).Burada Osmanlı’nın Batı’ya yenilmesinden sonra Batı’nın dinsel dili olan Latince’nin Osmanlı’ya dayatıldığını görüyoruz. Bu, benim dinimin senin dininden üstün olduğunu kabul edeceksin anlamına gelir. İşe tersinden bakarsak bu, Osmanlı’nın yenmesi durumunda antlaşmanın Kur’an dili olan Arapça ile yapılması demektir.

    Bu olguya bundan 700 yıl önce yaşamış olan tarih filozofu ve sosyolojinin kurucusu İbn Haldun Mukaddime adlı eserinde şöyle açıklamaktadır: “Yenilmiş kavimler, yenmiş kavimlerin din, mezhep, örf, adet, gelenek, giyim ve kuşamlarını alırlar. Çünkü nefis ve kalp kendini yenenlerin üstünlüğüne inanır.”

    Batı’ya göre ne Anadolu tarihi ne Osmanlı tarihi ve ne de Cumhuriyet tarihi özgündür. Barbar Türkler ve çağdışı Müslümanlık Anadolu’nun özgün uygarlıklarını yok etmiştir(Altındal,1994).

    1950′lerde başbakanlık yapmış olan Prof. Dr. Şemsettin Günaltay, 1915 yılında İsviçre’de öğrenci iken ” Mekedonya’da Türk Mezalimi” adlı bir panele katıldığını ve konuşmacılardan birisinin aynen şunları söylediğini kaydeder:”Yeryüzünden hilal kalkmadıkça Hıristiyanlık bütün dünyayı yönetimi altına almadıkça insanlık mutlu olamaz. Hıristiyanlık, Arabistan’ın barbar dinini ortadan kaldırmalı, Türkler Altay dağlarının gerisine sürülmelidir”(Küçük, 1996). Aynı şekilde yazar Aytunç Altındal, 1990′larda ABD’de bilimsel bir toplantıya katılır. Avrupa’lı bilim adamlarından birisi, konuşma sırasında şu sözleri söyler: “Türkiye yok edilmesi gereken askeri, siyasi ve ekonomik güçtür”.

    Raymond de Lule, “Türkleri kılıçla yenmek mümkün değil o halde İslam felsefesini, Arapça’yı öğrenerek, onların arasına girerek Müslümanlığın gelişmesini durdurmak zorundayız” diyor(Küçük, 1996).

    1. İngilizlerin Misyonerlik Faaliyetleri

    1806 yılında Osmanlı Devleti’ne gelen İngiliz elçisi Stranford Cannig II. Mahmud’a ve Tanzimat ileri gelenlerine Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışını önleyecek telkinlerde bulunarak düşüncelerini 4 madde halinde toplamıştır(Atay, 1971):

    1. Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupalılaşması için İslamiyet’ten ayrılması gerekir.

    2. Türkler yenilik yapacak kabiliyette olmadığı için Orta Asya’ya dönmeye mahkumdurlar.

    3. Türkiye’nin tek çıkar yolu, Hıristiyanlık anlamında medenileşmesidir.

    4. Osmanlı İmparatorluğu için baş muzır İslam dinidir. Bu, Türklerin boşa giden enerjisi üzerinde yatan gerçek bir canavardır.

    Son günlerde Batı ülkelerindeki bazı basın organlarının Hz. Muhammed’i terörist olarak göstermeleri, Batı’nın yukarıdaki düşüncelerinden en ufak da olsa uzaklaşmadığını göstermektedir.

    Prof. Hüseyin Atay’a göre yukarıdaki 4 madde geçmişte Türkiye’yi parçaladı, gelecekte de parçalamaya devam edecektir. İster istemez Prof. Dr. Hüseyin Atay’ın düşüncelerine hak vermek zorunda kalıyoruz. Çünkü Avrupa Birliğine Uyum adı altında çıkarılan yasalar sonucu Türkiye’de binlerce kilisenin açıldığı kitle iletişim araçlarında yer almaktadır.

    İngilizler 19. yüzyılda Sömürgeler Bakanlığını ihdas ederek Suudi Arabistan’da Vahabilik mezhebini kurdurdular(M. Hadimi, 1996). Vahabilik, hem dinsel hem siyasal olarak Hicaz bölgesinde Osmanlı Devleti’ne bir başkaldırı niteliği taşımaktadır. Vahabi isyanları Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü bozmakla kalmamış aynı zamanda imparatorluğun parçalanmasında katalizör rolü oynamıştır(Vurmay, 2005).

    İngilizler, Türklerden bazı satılmış aileler bularak misyonerleri küçüklükten itibaren onların yanında bir Türk çocuğu gibi yetiştirmişler ve bunlardan bazıları cami imamlığı, medrese müderrisliği yapmışlar ve hatta Hariciye Nazırlığına kadar yükselebilmişlerdir. Bunlar arasında Bektaşi tarikatına girip post sahibi olanlar bulunmaktadır.

    Fransız Elçisi Angelhard’ın aradaki dini engeli kaldırarak İslam toplumunu Hıristiyan toplumuna yaklaştırmak diye anladığı Tanzimat Fermanı ile bir takım misyonerler, Islahat Fermanı’nın verdiği izinden faydalanarak gayretlerini arttırmış, sokakta ve vapurlarda ve Müslümanlık aleyhine olan yazıları ve İncilleri Müslümanlara dağıtmaya başlamışlar ve birkaç Müslüman’ın Protestan olmalarını başarmışlardır. Bunlar İstanbul hanlarında vaaz ederek Müslümanlar aleyhinde açıklamalarda bulunup küfür ve saldırıda bulunacak derecede cüretlerini ileri götürmüşlerdir(Güngör,1999).

    Tanzimat Dönemi sadrazamı Mustafa Reşit Paşa, papa ile görüşmüş ve kendisinin Hıristiyan olduğu iddiaları öne sürülmüştür. Bilinen bir şey var ki onun döneminde misyonerlik faaliyetleri artmış misyonerler, İstanbul’da Fincancı Yokuşunda bir kilise kurmuşlardır.Bu kilisede çok sayıda insan Protestanlaştırılarak İslam dininden uzaklaştırılmıştır(Baş, 1996).

    1710 yılında İngiliz Sömürgeler Bakanlığı, İstanbul’a ajan olarak gönderdiği casus Humpher ‘e bir kitap vermiş ve bu kitapta misyonerlerin ne yapması gerektiği şöyle anlatılmıştır(Baş, 1996):

    1- Sünni ve Şii Müslümanlar arasında birbirine karşı kötümserlik ve kuşku uyandırınız.

    2- Müslümanların cehaletini koruyun ve bilgi edinmelerini önleyin.

    3- Tembelliği teşvik edin ve çalışmalarını engelleyin. Cenneti rengarenk göstererek dünya için çalışmalarını, çaba sarf etmelerine mani olun.

    4- İçki, kumar, fesat ve fuhşu yayın. Domuz eti kullanmayı teşvik edin.

    5- Din bilginleri ile halk arasında karşılıklı saygı ve sevgiyi bozun. Bunu hiçbir İngiliz memuru unutmamalıdır. Bu yolda iki iş yapılmalı

    a) Din bilginlerine iftira etmek,

    b) Din bilginleri arasında sömürgeler bakanlığının memurlarını din alimi kisvesi altında yerleştirin.

    6- Baba oğul arasına nifak sokarak, birbirleriyle çatışmalarını sağlayın.

    7- Müslüman kadınların edepli giyinmelerine engel olun. Ajanlarımız gençleri gayri meşru ilişkilere teşvik etsin, Hıristiyan kadınlar çıplak giyinerek gezsinler ve böylece Müslüman kadınlar onları taklit edeceklerdir.

    8- Müslümanların elinde bulunan Kuran hakkında şüphe uyandırın. İçinde eksik veya fazla bulunan kuranlar basın. Kur’andaki bazı ayetlerin değiştiğini ve Kur’anın eksik olduğunu iddia edin. Ne yazık ki bu inanç, misyonerlerce Anadolu Alevilerinin bazılarına benimsetilmiştir

    9-İslam ülkelerinde çok sayıda kilise açınız.

    10- İçki, kumar ve fuhşu öyle yaymalıyız ki genç nesil dinden tamamen uzaklaşsın. Devlet adamları, esnaf ve güçlü kişilerin peşine güzel Hıristiyan kadınlarını takmalıyız. Bu güzel yüzlü dilberleri onların toplantılarına sokmalı böylece siyasi ve dini güçlerini kaybetsinler, halk onlara kötü gözle baksın, haklarında kötü düşünsün, İslam dinine duydukları inanç azalsın.

    11- İslam ülkelerinin tarımlarını ve diğer gelir kaynaklarını ortadan kaldırmalıyız,

    12- Halk arasında esrar ve diğer uyuşturucu madde alışkanlığını arttırmalıyız.

    13-Müslümanlarda ırkçı ve aşırı milliyetçi duyguları kamçılayın. Onların kendi dil ve kültürlerine sıkı sıkıya bağlı olmalarını engelleyin. Nitekim Almanların Türkiye’deki bazı Türkçü derneklerle Almanya’da faaliyet gösteren Kaplancı gibi dinsel grupları destekledikleri bilinmektedir. Yine Türkiye’de bazı tabelaların İngilizce yazıldığını biliyoruz. Bu da bir çeşit kültür misyonerliği olsa gerektir.

    2. Yabancı Okulların Misyonerlikle İlişkisi

    Osmanlı Devletinde Tanzimat döneminde 108′i Abdülhamit döneminde olmak üzere 392 yabancı okul açılmış ve bunlar yabancı dilde eğitim yapmışlardır(Akyüz, 1997).

    1914′te Osmanlı Devletinde 600′den fazla Fransız, 500 ABD ve İngiliz okulu, 200 İtalyan, 60 Rus, 25 Alman okulu vardı. Fransızların dinsel ve laik okulları bütün Anadolu’yu sarmış durumdaydı. O dönemde Müslüman ailelerin çocukları bu misyoner okullarından yetişti. Bunlar arasında Hıristiyanlığa dönenler oldu. Halk İzmir’e “Gavur İzmir” demeye başladı(Altındal,1994). Çünkü Osmanlıların son döneminde bugün olduğu gibi yabancılara bina ve toprak satışı serbest olduğu için İzmir’de Hıristiyan sayısı Müslüman sayısını geçmişti.

    Batılı devletler, Osmanlı ülkesinde açtıkları misyoner okulları vasıtasıyla Greyoryan mezhebinden olan Ermenileri Protestan mezhebine döndürmek için çalışmalar yapmışlardır. Bu konuda Osmanlı Ermenilerini eğiterek Hınçak ve Taşnak Örgütlerinin kurulmasını ve Osmanlı İmparatorluğu’na karşı isyan, baskın ve suikast yapmaları için maddi ve manevi olarak desteklemişlerdir(Özbay,2005). Şimdiki Ermeni sorununu yaratan bunlardır. Bugün hala bunun sıkıntısını çekiyoruz.

    Bu okullarda okuyan bazı öğrenciler Hıristiyan olmuşlardır. Bunun üzerine 1924 yılında 40′a yakın İtalyan ve Fransız okulu kapatılmıştır. Yine Bursa Amerikan Kız Koleji, Hıristiyanlık propagandası yapıldığı gerekçesi ile 1928 yılında bizzat Atatürk tarafından kapatılmıştır(Sezer,1994).

    Osmanlılar Yeniçeri Ocağına Hıristiyan çocuklarını alıyor, bunları eğitip Müslüman yaptıktan sonra tekrar Batı’ya atalarına karşı savaştırıyorlardı. İşte Batılılar da Misyonerlik faaliyetleri ile bağlantılı olan yabancı okullarla bu misyonu yerine getirmeye çalışmışlardır. Nitekim Ermeni taraftarı toplantının Boğaziçi Üniversitesi gibi yabancı dille eğitim yapan bir devlet kurumunda yapılmak istenmesi tesadüfi olmasa gerektir. Ayrıca bu toplantıya katılanların neredeyse tamamına yakını yabancı dille eğitim yapan misyoner okullarından yetişmişlerdir. Ayrıca Türkiye’nin Batılar tarafından 2000 ve 2001 yıllarında ekonomik krize sokulmasının öncesindeki 3 başbakanın(Yılmaz, Çiller, Ecevit) da yabancı okul(Alman Lisesi ve Robert Kolej) mezunu olması acaba rastlantısal mıdır? bilmiyorum. Ben şahsen kötü niyetli olabileceklerini düşünmek istemem fakat aldıkları yabancı eğitim ve kültür dolayısıyla en azından kafalarının karışık ve Türkiye’nin gerçeklerinden habersiz olabilecekleri aklıma geliyor.

    3. Fener Rum Patrikhanesinin Misyonerlik Çalışmaları

    Trabzon’da 20-28 Eylül 1997 tarihleri arasında Fener Rum Patrikhanesi tarafından “Din-Bilim ve Çevre ” konulu sempozyum düzenlenmiştir. Sempozyum komitesinin dağıttığı haritalarda Karadeniz Pontus Gölü olarak gösterilmekte, başta Doğu Karadeniz olmak üzere Karadeniz’deki yerleşim birimlerinin isimleri Rumca yazılmış ve Trabzon ise Trapezus olarak adlandırılmıştır(Baş, 2000).

    Trabzon’a gelen Yunan gemisinin adı Venizelos olup içinde yüzlerce papaz ve yerli işadamımızla birlikte Fener Rum Patriği Barthelemeos bulunmaktadır. Karadeniz sahilini tamamen Yunanistan toprağı olarak gösteren haritayı bizzat Patrik kendi elleri ile dağıtmıştır(Baş, 2000).

    Son yıllarda Türkiye’ye gelen Batı’lı devlet başkanları Patrikhaneyi ziyaret etmeyi bir gelenek haline getirmişlerdir. Bunlar arasında Almanya Cumhurbaşkanı Yuhannes Rau, ABD başkanı Bill Clinton da bulunmaktadır (Baş, 2000).

    Bundan bir iki sene önce Amerikan Elçisi Erich Edelman’ın devleti adına bir resepsiyon vermek istediğinde bastırdığı davetiyede İstanbul Rum Patrikliği’ni Ekümenlik olarak gösterdi. Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri bu sebeple resmi görevlilerin bu resepsiyona katılmamalarını istedi. Bunun üzerine Edelman, “Canı isteyen gelir, canı istemeyen gelmez” gibi küstahça bir açıklama yaptı.

    4. Katolik Kilisesinin Misyonerlik Çalışmaları

    Katolik Kilisesi Ortaçağlarda çok sayıda haçlı seferi düzenlediği gibi Müslümanlığın önderi olarak kabul ettiği Türkleri yok etmek için Türk vergisi de toplamaya başlamıştır. Tuz vergisi diye anılan bu vergi, ekmek ve tuz gibi zorunlu ihtiyaçları gidermek için alış veriş yapıldığında bile alınmıştır. Bu da Batılılardaki Türk düşmanlığının korkunçluğunun boyutlarını bize anlatmaktadır.

    1962-1965 yılları arasında yapılan II. Vatikan Konsilinin kararları arasında diyalog yer alıyor. II. Vatikan Konsilinin kararında şöyle deniliyor: ” Kilise, misyonerlerini göndermeye devam edecektir. Yeryüzünde her taraf Hıristiyan olmadıkça bu görev sona ermeyecektir(Küçük, 1996)

    Katolik Kilisesi, Türkiye ve Avrupa’da İslamiyet’i araştırmak için 1978 yılında SRI diye bilinen “İslami İlişkiler Dairesi”ni kurmuştur(Altındal, 1994). Prof. Dr. Mehmet Kaplan(1960)’a göre Avrupa’da İslamiyet ve Türkoloji alanındaki çalışmaların sayısı, Türkiye’deki ve İslam dünyasındakinden fazladır. Oysa Batı ülkelerinde yüksek lisans ve doktora yapan Türk ve İslam Dünyası öğrencilerinin Hıristiyanlık üzerine tez yapmalarına dahi izin verilmemektedir(Yıldız, 1974).

    Vatikan ve Kiliseler Birliği Örgütü Lideri ve Dinlerarası Diyalog Komitesi Üyesi Louis Massignon misyonerler zirvesinde şu konuşmayı yapmıştır(Özfatura, 2003): ” Müslümanların her şeyini bozduk ve mahvettik. Onların milli ve manevi değerlerini Batı medeniyeti potasında eriterek kendimize benzettik. İslamiyet’ten uzaklaştırdık, İslamiyet’i öğrenmeyi, yaşamayı, Kur’an öğrenmeyi suç ve gericilik olarak göstermeyi başardık. Artık çoğu hiçbir şeye inanmıyor. Son yıllarda Müslüman görünen bazı ilahiyatçılara 14. asırlık dinlerini itikatlarını, ibadetlerini tartışır hale getirdik. Derin bir boşluğa düşürdük. Bundan sonra siz misyonerlerin işi daha da kolaylaştı. Maaş bağlayarak, vize vaadi, yurt dışında iş imkanı hatta cinselliği kullanarak Müslümanları Hıristiyan yapınız.” Nitekim bununla ilgili olarak televole ilahiyatçılarının “horozdan kurban kesmek, cinsel ilişki ile oruç açmak” gibi Anadolu İslam anlayışı ile bağdaşmayacak konuları mütareke medyasında dile getirdiklerini biliyoruz.

    Kendisi Lübnanlı Hıristiyan Arap bilim adamı olan ve ABD’de yıllarca öğretim üyeliği yaptıktan sonra 2003 yılında vefat eden Edward Sait de misyoner Massignon’un konuşmasını ” Kültür ve Emperyalizm” adlı eserinin giriş kısmına almıştır. Bunun Hıristiyan bir bilim adamı tarafından da dile getirilmiş olması inandırıcı olması açısından önemlidir.

    Ayrıca 24 Aralık 1999′da Papa II. Paule bin yıl hedefini vermek üzere bir “milenyum mesajı” yayınlayarak şunları söyledi: ” Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştı. İkinci bin yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştı. Üçüncü bin yılda hedefimiz Asya’dır(Demir, 2005).

    Kardinal Achilli Silvestrini, Abdullah Öcalan’a siyasi sığınma hakkı tanınması gerektiğini açıkladı. Vatikan’da Doğu Kiliselerinden sorumlu Kardinal, ” Kendi bağımsızlığı için mücadele veren herkese siyasal sığınma hakkı tanınmalıdır” dedi. Kardinal, Kürt sorununun yalnızca Türkiye ile İtalya arasında bir sorun olmayıp Avrupa’yı ilgilendiren uluslar arası bir konu olduğunu vurguladı(Baş, 2000).

    Öcalan, Papa’ya bir mektup yazarak şunları söylemiştir: “Aziz Peder, Hıristiyanlığa çok yakınım. Sizin şahsınıza ve dininize duyduğum saygı benim savaşımın ve düşüncelerimin merkezindedir”(Baş, 1996)..

    Katoliklerin “La Documantation Catholic” adlı resmi yayın organında Türkiye topraklarının gerçekte Hıristiyan, Arap ve Kürtler ait olduğu dile getirildi(Baş, 2000). Demek ki Katolik Kilisesine göre, Anadolu herkesin ülkesi fakat Türklerin ülkesi değil.

    Papalığın Doğu Kiliseleri Birliği Komisyonu Başkanı Achille Silvestrine bir açıklama yaparak ” Vatikan’nın PKK’yı ve onun başını desteklediğini” açıkladı(Baş, 2000).

    5. ABD’nin Misyonerlik Çalışmaları

    Amerikan misyonerlerinin 1880 tarihli raporlarında “misyoner faaliyetleri için Türkiye, Asya’nın anahtarıdır” denilmektedir(Küçük, 1996).

    Öte yandan ABD’li askeri stratejist Barry Rubin, İslam’ın yükselen sesinin komünizme karşı yürütülecek strateji için kullanmanın yolları araştırmalıdır, demiştir(Başkaya, 1991). Soğuk savaş döneminde ABD’nin stratejisi yeşil kuşak projesi olmuştur. Bu proje gereğince ABD Türkiye’de İmam-Hatip liselerinin kasabalara kadar yayılmasını sağlamıştır. 1990′lardan sonra Sovyet blokunun çökmesinden sonra artık bu okullara ihtiyaç kalmadığı için ve hatta Batı kendisine yeni bir düşman arayıp da bunu İslam olarak tayin ettikten sonra 1998 yılında İmam-Hatip Liselerini sayıları bıçakla keser gibi azaltılmıştır. Bunun kanıtı, 1994 yılında yapılan NATO toplantısında dönemin İngiliz Başbakanı Teacher’ın, “Sovyetler çöktü, bize bir düşman lazım, bundan sonraki düşmanımız İslam’dır”, demesidir. Türk delegesinin itirazı üzerine de “Bizim düşmanımız kökten dinci Müslümanlardır” diye tevil etmek istemiş fakat inandırıcı olamamıştır. Ayrıca ABD Başkanı Bush, ABD’nin Irak’ı işgal edeceği günlerde yaptığı bir konuşma sırasında “Haçlı seferleri başlamıştır” demiştir. ABD’de yaşayan İslam topluluklarının tepkisini çekmemek için bundan sonra katıldığı bazı toplantılara Müslüman imamları da götürmeye başlamıştır.

    ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Dinsel Özgürlük Raporu, Türkiye’de İslam dışı bütün dinlere özgürlük verilmesini destekliyor. Bu rapora göre Türkiye’de yaklaşık 1110 misyonerin, Hıristiyanlığı yaymak için çalıştığı fakat bunun engellediği söz konusu edilmekte ve bütün engellerin kaldırılması istenmektedir(Özkan,2005). Fakat ilginçtir, bundan birkaç ay önce Brüksel’de “Kültürlererası Diyalog Toplantısı” yapılır. Bu toplantıda konuşan Türk Yahudi Hahamı ve Ermeni Patriği Türkiye’de kendilerine dinsel herhangi bir baskı yapılmadığını söylemişlerdir. Yalnız Ermeni Patriği sadece vakıf mallarının kullanılması ile ilgili bir sorun olduğunu onun da görüşmeler yoluyla çözümlenebileceğini ifade etmiştir.

    2003 kasım ayında bir ABD’li general ülkesindeki bir kiliseyi ziyaret edip bir açıklama yaparak şunları söyledi: “Müslümanlar, putperesttir.” Daha sonra ABD’li yetkililer bu onun kendi görüşüdür, diye bir açıklama yaptılar.

    Yeniçağ Gazetesi yazarlarından Osman Tığraklı(2005) şunları yazıyor: “ABD yönetimi Türkiye’yi uyararak Cuma hutbelerinde camilerde okunan “Hiç şüphesiz hak din İslam’dır” ayetinin okunmamasını istemiştir.” Yine AB Daimi Komiseri Kretschmer, “Hak din İslam diyemezsiniz, İslam’ın en son ve en olgunlaşmış bir din olduğunu söyleyemezsiniz” demiştir(Sevinç, 2006).

    Sorbon Üniversitesinde felsefe doktorası yapan ve halen Kahire Üniversitesinde Felsefe Bölüm Başkanı olan Hasan Hanefi(2004)’ye göre “ABD, hayattan elini eteğini çekmiş Amerikancı bir İslam istiyor.” Yazar İlhan Selçuk, Cumhuriyetteki bir yazısında şunları yazar: “ABD’nin anlayışına göre ılıman İslam olmak gerekir. Bir insan gerçek ve samimi bir Müslüman olursa o zaman kökten dincidir ve ABD için tehlikelidir.”

    Amerikan News Week dergisi 1993 Şubat ilk haftasında yayımlanan sayısında “İslamcı militanları ABD, İsrail ve Arap ülkelerinin desteklediğini ortaya çıkardı. Şimdi de “korkuyorlar” yorumunu yaptı. Hamas’ın ABD’den yönetildiğini, örgüt militanlarının Arap ve ABD’den emir ve para aldıklarını ve İsrail’in de İslamcı gruplarla eskiden beri ilişki içinde olduğunu belirtti.

    Türkiye’de de 1925 Şeyh Sait ayaklanması İngilizlerin kışkırtması ile gerçekleşmiştir. Ayrıca Bazı dinsel grupların Avrupa ülkeleri ve ABD tarafından desteklendiğini Türkiye’de pek çok kişi bilmektedir.

    Yazar Arslan Bulut(27.4.2005)’a göre ABD yetkilileri özellikle Ilıman İslam adı altında Türkiye’de İslamiyet’i Protestanlaştırmak istemektedir. Nitekim ABD Büyükelçisi Adelman “21. yüzyılda ABD’nin en büyük girişimi, İslam’da reform stratejisidir” demiştir. Bunun Cuma namazını pazara almak, kadınlara imamlık yaptırmak gibi örneklerini ABD’deki Müslümanlar arasında sergilemeye başladılar. Yine 2005 yılı içinde “Amerikan Board” adlı Amerikan Misyoner Örgütü üyesi olan ve aralarında AKP’li Cüneyd Zapsu’nun karısının da bulunduğu bir grubun, İstanbul’da bir camide, Anadolu İslam anlayışına aykırı olarak kadınla erkek yan yana ve başı açık namaz kıldıkları basında yer aldı.

    6. Dinlerarası Diyalog

    Türkiye’de bazı dinsel gruplar ve hatta Türkiye’deki bazı İlahiyat Fakülteleri öğretim üyeleri de diyalog içinde yer almaktadırlar. Türkiye’de diyalogculuğun öncüsü, Fethullah Hoca diye anılan Fethullah Gülendir.Gülen Cemaatı, Abant Toplantılarını düzenlemektedirler. Bunu kimlerle ve nasıl yaptıklarını biraz sonra göreceğiz.

    Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Suat Yıldırım, Kur’anı açıklamak için İncil’i referans gösteren bir kitap yazmıştır. Adı geçen öğretim üyesi yazılarını Gülen cemaatının yayın organı olan Zaman Gazetesinde yazmaktadır. Bir defa Kur’anın açıklanması için İncil’e ihtiyaç olmadığını, Müslümanlık hakkında biracık bilgiye sahip ve inancı bütün olan buluğ çağına ermiş her Türk çocuğu bunu bilir ve kabul ederken bu İlahiyat hocası acaba ne yapmak istemektedir?

    Bir diğer ilahiyatçı emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Beyza Bilgin, TRI’deki bir programda cami ile kilise ile arasında diyalog yaptığını söylemiştir. Yüzyıllarca Türkiye’de Müslüman ve Hıristiyanlar bir arada dostluk içinde yaşamaktadırlar. Arada bir sorun yokken, emekli ilahiyat profesörünün cami ile kilise arasında diyalog yapmaya çalışması, eskilerin deyimiyle biraz abesle iştigal değil midir? Böyle değilse bu hocanın amacı nedir?

    Eğer diyalog ülke dışında yaşayan papazlarla ve kiliselerle yapılacak ise, diyalogun olabilmesi için diyalog kuracağınız kişi, grup veya kurumların sizin varlığınızı kabul etmeleri gerekir.Müslümanlar, inançları gereği Hz. İsa’yı peygamber olarak kabul ederlerken Hıristiyanlar, Müslümanlığı bir din olarak bile tanımamaktadırlar. Örneğin meşhur filozof Hegel, İslamiyet’i yeni bir din değil de doğrudan doğruya Yahudiliğin bir devamı olarak görür. Onun bu görüşlerinde Hıristiyanlığın etkisi vardır(İzzetbegoviç,?). Yine meşhur sosyolog Weber, sosyologun çalışmalarında kendisini değer yargılarından kurtarması gerektiğini söylerken, kendisi buna uymayarak İslam dinini bir çöl dini olarak değerlendirmektedir(Freyer, 1968).

    Şu halde sizin varlığını reddedenlerle nasıl diyalog kuracaksınız? Hıristiyanlar, aslında diyalog adı altında monolog istemekte, kısacası “ben konuşayım sen dinle, sen dininden vazgeç, benim dinimi benimse” demek istemektedirler.

    Zaten Kur’an’da da Hz. Muhammet’e hitaben bir ayette de şöyle denilmektedir: “Dinlerine uymadıkça Yahudiler ve Hıristiyanlar asla senden razı olmayacaklardır”(Bakara: 120).

    Diğer bir ayette “Yahudiler ve Hıristiyanlar Müslümanlara, “Yahudi ve Hıristiyan olunuz ki doğru yolu bulasınız” dediler”(Bakara: 135). Bugünkü Hıristiyanlar da aynı şeyleri söylemiyorlar mı ve bu maksatla Türkiye’de kiliseler açıp misyonerlik yapmıyorlar mı?

    Prof. Dr. Haydar Baş(1996)’a göre Dinlerarası Diyalogla ilgili olarak 1998-1999′da yapılan Abant toplantılarına her ne kadar tıkanma noktasındaki Türkiye’nin önünün açılması şeklinde bir amaç konmuşsa da, alınan kararlar İslam dinin akli yorumlarla yeniden ele alınması ve diğer dinler karşısında yeni bir pozisyona sokulması şeklinde ortaya çıkmıştır.

    Abant Toplantılarından bir diğeri 19-20 Nisan 2004 tarihinde Amerika’nın John Hopkins Üniversitesinde Başkan Bush’un himaye ve desteğinde yapıldı. Bu toplantının onur konuğu Fethullan Gülen’di. Yazar Ruşen Çakır 2004)’a göre ABD Dışişleri Bakanı da Toplantıya Çağrıldı. Toplantıya Çağrılan Bazı İsimler: Siyasetçiler ve Diplomatlar: Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Devlet Bakanları Mehmet Aydın ve Ali Babacan, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman, Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, Washington Büyükelçisi Faruk Loğoğlu, Temsilciler Meclisi üyesi Robert Wexler, CHP Milletvekili Kemal Derviş, emekli büyükelçiler Morton Abramowitz, Gündüz Aktan, Nelson Ledsky, David Mack, Mark Parris, Özdem Sanberk. Öğretim Üyeleri: Fouad Ajami, John Esposito, John Voli, Augustus Richard Norton, Henri Barkey, Dale Eickelman, Cornell Fleischer, Hussain Haqqani, Mete Tuncay, Sabri Sayarı, İlber Ortaylı, Mithat Melen, Süleyman Seyfi Öğün. Araştırmacılar ve Gazeteciler: Graham Fuller, Bülent Alirıza, Ali Bulaç, Cengiz Çandar, Fehmi Koru, Alan Makovsky, Cüneyt Ülsever, Ruşen Çakır, Şahin Alpay, Zeyno Baran

    Bu toplantıya İstanbul Fener Rum Patriği Bartholomeos(2004)’da bir mesaj göndererek şunları söylemiştir: “..Atatürk’ün çağdaş medeniyet düzeyine ulaştırma düşüncesi çok etkileyicidir. Türkiye’de Hıristiyan, Müslüman ve Musevi hoşgörü ve diyalog atmosferinde bir arada yaşamaktadır. Fethullah Gülen 10 yıldan fazladır, kendisine inananları, İslam ve bütün diğer dinler arasında diyalogun gerekliliği konusunda eğitmiştir.” Bugüne kadar Fener Rum Patriği Bartelemeos, içeride ve dışarıda Türkiye’nin lehine hangi faaliyette bulunmuştur? bilen varsa söylesin, öğrenelim. Bartelemeos, Trabzon’da Karadeniz’i Yunanistan’da gösteren haritalar dağıtacak kadar cüret sahibidir. Acaba bu Fethullah Gülen aşkı, nereden kaynaklanmaktadır?

    Aynı yıl Brüksel’de yapılan diğer Abant toplantısına katılanlar : Nilüfer Göle, Ahmet İnsel, Eser Karakaş, İlkay Sunar, İlter Turan, Mithat Melen, Niyazi Öktem, Kenan Gürsoy, Mehmet Altan, M. Ali Kılıçbay, Bekir Karlığa, Işıl Karakaş, Doğu Ergil, Ş. Ali Tekalan, Ömer Çaha, Ziya Öniş, Emin Köktaş; Dışişleri Bakanlığı’ndan Büyükelçi Murat Bilhan, emekli büyükelçi Gündüz Aktan; medya dünyasından Nazlı Ilıcak, Cengiz Çandar, Gülay Göktürk, Ali Bulaç, Fehmi Koru, Cüneyt Ülsever, Oral Çalışlar, Amberin Zaman, Hırant Dink, Murat Keskin, Erhan Başyurt, Güler Kömürcü; iş dünyasından İhsan Kalkavan, Ayhan Bermek, Rızanur Meral, Mehmet Demir, Tevfik Yamantürk, Eşref Ünsal, Mustafa Çıkrıkçıoğlu, Mustafa Günay, İlhan İşbilen. Toplantının onur konukları; Mehmet Sağlam, Ali Müfit Gürtuna, Lütfullah Kayalar. Organizasyonu yapan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Harun Tokak ve yardımcıları Cemal Uşşak, Faruk Tuncer, E. Tufan Aytav, Salih Yaylacı ile İsmail Konuk(Gülerce, 2004).

    Brüksel’deki Abant Toplantısı Avrupa Parlamentosu binasında yapılmıştır. Toplantıda konuşma yapanlar arasında ilginç isimler var. Katolik Prof. Rik Torfs, Avrupa Parlamentosu Enformasyon Bürosu Direktörü P. Thomas, Yunan Ortodoks Kilisesi Fransız Metropolitanı E. Adamakis, Türk Ermeni Ortodoks Patrikhanesi temsilcisi S. Mashalian, Ermeni soykırımı yapıldığını açıkça savunan Eser Karakaş, Almanya Protestan Kiliseleri Birliği Brüksel Temsilcisi Sabina Zanthier, Firenze Üniversitesi’nden Katolik Prof. Margiotta Broglio, Fener Rum Ortodoks Patrikliğini temsilen Fransa Metropoliti Emmanuel Adamakis….Toplantıya bir mesaj gönderen, Fethullah Gülen, “Atatürk’ün gösterdiği muasır medeniyet hedefinin Avrupa Birliği vesilesiyle yeni bir noktaya geldiğini” söyledi(Bayraktar, 2004). Burada bir yoruma ihtiyaç yok diye düşünüyorum. Çünkü bu toplantıda kimlerle kimlerin bir araya geldiğini gördüğümüzde her şey ortaya çıkmış olmaktadır.

    9. Abant Toplantısı Katılımcı Listesi (2005)

    Dokuzuncusu bu yıl Erzurum’da düzenlenen Abant Platformu toplantısının seçkin katılımcıları şöyle sıralanıyordu:

    A. Nuri Yurdusev, Prof. Dr.
    Abdulkuddus Bingöl, Prof. Dr.
    Ahmet İnam, Prof. Dr.
    Ali Bulaç, Gazeteci-Yazar
    Ali Erbaş, Prof. Dr.
    Ali Murat Yel, Yrd. Doç. Dr.
    Ali Osman Gündoğan, Prof. Dr.
    Alpaslan Açıkgenç, Prof. Dr.
    Asri Çubukçu, Prof. Dr.
    Bekir Karlıağa, Prof. Dr.
    Belkıs Gürsoy, Prof. Dr.
    Beşir Gözübenli, Prof. Dr.
    Bülent Aras, Doç. Dr.
    Elisabeth Özdalga, Prof. Dr.
    Emre Aköz, Gazeteci-Yazar
    Erol Battal
    Gülcan Bostancı
    Hakan Poyraz, Prof. Dr.
    Halil Cin, Prof. Dr.
    Hamza Aktan, Prof. Dr.
    Hasan Seçen, Prof. Dr.
    Hasan Tahsin Fendoğlu, Prof. Dr.
    İbrahim Canan, Prof. Dr.
    İbrahim Hakkı Aydın, Dr.
    İbrahim Özdemir, Prof. Dr.
    İlyas Üzüm, Dr. İSAM
    İsmail Doğan, Prof. Dr.
    İsmail Hakkı Aydın, Prof. Dr.
    Kenan Gürsoy, Prof. Dr.
    Korkut Tuna, Prof. Dr.
    Lütfullah Cebeci, Prof. DR.
    M. Ali Kılıçbay, Prof. Dr.
    Mahmut Erol Kılıç, Prof. Dr.
    Mahmut Tezcan, Prof. Dr.
    Mehmet Gündem
    Metin Bonsak, Dr.
    Muhammet Akar, Av.
    Mustafa Armağan
    Mustafa Yıldırım, Prof. Dr.
    Müberra Balcı, Öğr. Gör.
    Naci Bostancı, Prof. Dr.
    Naci Okçu, Prof. Dr.
    Nazlı Ilıcak
    Necdet Sakaoğlu, Prof. Dr.
    Necdet Subaşı, Yard. Doç. Dr.
    Necmettin Tozlu, Prof. Dr.
    Nşet Toku, Doç. Dr.
    Nil Sarı, Prof. Dr.
    Niyazi Öktem, Prof. Dr.
    Osman Senemoğlu, Prof. Dr.
    Ömer Şenol Dane, Prof. Dr.
    Recep Öztürk, Prof. Dr.
    Sadık Kılıç, Prof. Dr.
    Sadri Şen, Prof. Dr.
    Said Başer, Yard. Doç. Dr.
    Sırrı Akbaba, Prof. Dr.
    Sıtkı Aras, Prof. Dr.
    Sinan Yapıcı, Prof. Dr.
    Suat Yıldırım, Prof. Dr.
    Tahsin Görgün, Doç. Dr.
    Yasin Aktay, Doç. Dr.

    10. Abant Toplantısı (Paris) Katılımcı Listesi: Türkiye (2006)

    10. Abant Toplantısı Paris’te toplanmasına rağmen Türkiye’den katılım oldukça fazlaydı. Toplantıya Türkiye’den katılan katılımcıların isimleri ve ünvanları ile birlikte halen görev yapmakta oldukları kurumları aşağıda alfabetik sıralı olarak bulacaksınız.

    KATILIMCI LİSTESİ

    Ahmet İnsel, Prof. Dr., Galatarasay Üniversitesi / Birikim Yayınları
    Ahmet Sever, Başbakan Danışmanı / TRT
    Ali Bayramoğlu, Gazeteci - Yazar, Yeni Şafak
    Ali Bulaç, Gazeteci - Yazar, Zaman Gazetesi
    Ali Erbaş, Prof. Dr., Sakarya Üniversitesi
    Ali Yasar Sarıbay, Prof. Dr., Uludağ Üniversitesi
    Alper Tan, Kanal A
    Ariane Bonzon, Fransız Arte Televizyonu
    Asaf Savaş Akat, Prof. Dr., Bilgi Üniversitesi
    Ayhan Kaya, Doç. Dr., Bilgi Üniversitesi
    Ayşe Kadıoğlu, Doç. Dr., Sabancı Üniversitesi
    Ayşe Sucu, Diyanet Vakfı Kadın Kolları Başkanı

    TUNALIM......Alıntı:Prof.Dr.İbrahim Arslanoğlu

    BTP LİDERİ:TÜRKİYE'Yİ DÜZLÜĞE ÇIKARMAYA HAZIRIM...

    Genel Trackbackler (0) Yorum ekle   


    BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “Millet hodri meydan desin, ben bugün Türkiye’yi kainat devleti yapmaya hazırım. O kadar sürünmeye gerek yok” şeklinde konuştu.

     



    Bağımsız Türkiye Partisi(BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, kendisinin başkasının düşüncelerini alarak konuşan bir ilim adamı ve siyasetçi olmadığının altını çizerek, “Ben kendi örfümden, adetimden, medeniyetimden ve hatta inancımdan yola çıkarak bir medeniyetin Türk medeniyeti olduğunu iddia ediyorum. Ve en üstün medeniyet budur diyorum” dedi.

    Millet istesin, yeter
    Türk milletinin ‘hodri meydan’ demesi halinde kendisinin dünyanın kabul edip uyguladığı Milli Ekonomi Modeli ve ‘Milli Devlet, Sosyal Devlet’ tezleri ve programlarıyla hazır olduğunun altını çizen Prof. Dr. Haydar Baş, şunları söyledi: “O kadar sürünmeye gerek yok. Ama milletim istemedi, vallahi, Allah Cenneti de yarattı, Cehennemi de yarattı. İsteyen paşa gönlüyle oraya da gider, isteyen oraya gider. Bize düşen apaçık onun hakikatlerini tebliğdir. O neyse bu da budur. Ama yine aziz milletime, lütfen ayıkalım, bu işe sarılalım ve bu işleri bitirelim artık, bu çileden, bu badireden kurtulalım diyorum.”

    Artık kendimizi korumanın zamanı geldi
    Prof. Dr. Haydar Baş, şu mesajları verdi: “Bir dönem geldi filancıyı koruyalım, onun için seferber olduk. Bir dönem geldi şunu koruyalım, onun için seferber olduk. Şimdi önümüze bu geldi... Yahu bırakın bunları. Bunlar korunmaya ihtiyacı olan adamlar değil. Bunları koruyanlar koruyor. Seni mi temsil ettiği için korumaya çalışıyorlar? Bu sefer de ailemizi, çevremizi, milletimizi, devletimizi, ordumuzu, adaletimizi koruyalım. Bu sefer bunu yapalım. Yapmayalım mı?
    Bunu yapalım bakın dünya nasıl cennete dönüyor. Ben ne derdim, ‘Bağımsız Türkiye Partisi iktidar olduğu gün güneş farklı doğacak’. Yeminle konuşuyorum böyle olacak. Hiç kimse kuşku duymasın.”

    TUNALIM...

    ASIL SORGULAMA ...

    Genel Trackbackler (0) Yorumlar (7)   


           Yazımızın başlığını görenler son günlerin moda kavramı; sorgulamalar hakkında bir şeyler yazacağımızı zannedebilirler. Ama ben mümkün olduğu kadar hukuka intikal eden, eğrisiyle doğrusuyla cereyan eden, yeterince kamuyu meşgul eden kapatma sorgulamaları, Ergenekon soruşturmaları, dışında başka bir sorgulamadan bahsedeceğim.

    Bu yazımızda ölümden sonra çekileceğimiz hesap ve sorgulanma üzerinde duracağız. Ahiretteki hesap ve sorgulamalar, dünyadakilere benzemez. Bu dünyada bazen bazı güçleri elinde bulunduranlar maalesef hak hukuk tanımaz davranışlar sergilemekte, çoğu zaman; hak, haklının değil güçlünün yanında tecelli edebilmektedir. Ama ahiret yurdu öyle değildir. Orada; hak, haklının ve doğrunun yanında tecelli eder. Orada biz kulları öyle bir hesap beklemekte ki; dünya hayatında yaptığımız iyilik ya da kötülük her şeyin, hatta zerrenin hesabı görülecektir. Bu gerçek Kutsal Kitabımız Kur’an’da şöylece beyan edilmiştir;
    “Yeryüzü kendine has bir sarsıntıya uğratıldığı, içindekileri dışarıya çıkarıp attığı ve insan, ‘Ona ne oluyor?’ dediği zaman,
    İşte o gün, yer, kendi haberlerini anlatır.
    Çünkü Rabbin ona (öyle) vahyetmiştir.
    O gün insanlar amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkacaklardır.
    Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükafatını görecektir.
    Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir” (Zilzâl suresi 1-8)

    Alemlere Rahmet Hazreti Muhammed(sav) Efendimizin meşhur uyarısı her insanın kulağından ve gönlünden asla silinmemesi gereken; “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz” buyruğu, hayatımıza yön vermek için çok önemli bir ölçüdür. İnsanların bu dünyadaki yaşantılarının belli bir ölçü dahilinde olabilmesi için öldükten sonraki hayata ve orada en ince teferruattan(kuran ifadesiyle zerreden) bile hesaba çekileceğine iman etmesi şarttır.
    “Her canlı ölümü tadacaktır. Böylece kıyamet günü yapıp ettiklerinizin karşılığı size tam olarak ödenecektir. Orada ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulacak olanlar, gerçek kurtuluşa ermişlerdir. Zira bu dünya hayatına düşkünlük, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir” (Al-i İmran:185).

    İnsanoğlunun yaşantısını düzene bindirmesi ve doğru hayat ölçüleriyle yaşaması için bekleme ya da belli bir süre erteleme şansları yoktur. Çünkü ölüm zamanı geldiğinde onu kimsenin erteleme şansı yoktur. Bu gerçek Kur’an’da şu şekilde haber verilmiştir; “... O insanların dünyadaki yaşama süreleri dolduğu zaman bu sonlarını bir an olsun ne geciktirebilirler ve ne de öne alabilirler” (Nahl:61).
    Asıl sorgulamanın Allah katındaki sorgulama olduğunu ve bu konuda “hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekmemizin”, geride kalan hayatımızı doğru ölçüler etrafında şekillendirebilmek açısından önem arz ettiğinden bahsetmiştik… Dünya hayatının belli bir düzen içinde geçebilmesi ve neticesinde de Allah’ın rızasına kavuşulmasının önündeki engellere takıldığımız takdirde de ziyana uğrayacağımız Kur’an-ı Kerim’de haber verilmiştir;
    “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan meşgul edip alıkoymasın. Kim böyle yaparsa yani dünya ve şeytan kimi Allah’a ibadet ve itaatten alıkoyarsa ziyana uğrayanlar onlardır. Birinize ölüm gelip de: ‘Rabbim ne olur beni yakın bir süreye kadar erteleseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!’ demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan hemen şimdi O’nun yolunda harcayın. Ama ölüm vakti geldiği zaman hiçbir kimseye mühlet tanımaz. Allah tüm yaptıklarınızı tam olarak bilir.” (Münafikûn:9-11)

    Verilen mühlet bitmeden, ölüm gelip çatmadan; istenilenleri yerine getirmekten başka çaremiz yoktur. Sonradan pişman olmanın çaresi de yoktur.
    “Ölümden sonraki hayata inanmamakta diretip, kendi kendilerini aldatanlardan herhangi birisine, ölüm gelip çatınca: “Ey Rabbim beni hayata geri döndür ki, terk ettiğim dünyada belki yararlı bir iş yaparım.” Hayır, bu onun söylediği boş ve anlamsız bir sözden ibarettir. Çünkü dünyayı terk etmiş olanların ardında, yeniden diriltilecekleri güne kadar aşılması imkansız bir engel vardır. Ve kıyamet günü sûra üfürüldüğü zaman, ne aralarındaki kan bağları işe yarayacaktır, ne de birbirlerine olup biten hakkında soru sorabileceklerdir. Ve o gün iyi eylem ve davranışları tartıda ağır gelen kimseler, işte kurtuluşa erişecek olanlar bunlardır. Ve kimin de iyilikleri hafif gelirse, işte cehennemde ebedi kalmak üzere, kendi kendilerine yazık edenler de bunlardır. Ateş onların yüzlerini yalayarak yakar da, ateşin içinde yüz etleri sıyrılmış olarak sırıtan dişleriyle kalıverirler. Ve Allah onlara: siz değil miydiniz size ayetlerim okunurken onları yalanlayanlar...” (Mü’minûn:99-105)

    İnsanlar genellikle öldükten sonra onları bekleyenleri çok ciddiye almamaktadırlar. Hayatı sadece dünyadan ibaret sananlar çoktur. Ya da öldükten sonraki hayatı ciddiye alanlar azdır. Yaşanan hayatta karşılaşılanlar bunu teyit etmektedir. Halbuki Kur’an her şeyi en ince ayrıntısına varıncaya kadar haber vermiştir;
    “Allah inkarcılara, yeryüzünde kaç yıl kaldınız ? diye sorar. Onlar da orada bir gün veya bir günden daha az. Bunu zamanı sayanlara ve bilenlere sor diyecekler. Bunun üzerine Allah: orada sadece az bir süre kaldınız. Keşke bunu bir bilseydiniz, dünyaya sarılıp kalmazdınız. Sizi boşuna yarattığımızı ve bize döndürülemeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn:112-115)
    Nefis ve şeytanın, dolayısıyla dünyanın çeşitli oyunları sayesinde yaratılış gayesinden uzaklaşan insanoğlu, şunu mutlaka aklına yerleştirmelidir. “Dünya hayatı bir oyun ve oyuncaktan ibarettir.” Ve mutlaka yaşadığı dünya hayatının her anından, çok ciddi manada hesaba çekilecektir. Nitekim; her lokmadan, her neseften..!

    O zaman Kur’an’ın şu uyarısına kulak vermeli ve hayatımızı ona göre şekillendirmeliyiz;
    “İnananlar için hala vakit gelmedi mi ki, Allah’ın zikrine ve inen Kur’ân’a karşı saygı duyup yumuşasın ve bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmekle, kalpleri katılaşmış çoğu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar.” (Hadid:16)

    Dünyanın geçici zevk ve geçici menfaatleri uğruna sonsuz olan ahiret hayatını riske atmanın pek de akıllıca bir iş olduğu söylenemez. Yazımızı yine bu konu hakkındaki Kur’an-ı Kerim ayetleriyle bitirelim;

    “Allah’a ve Peygamberlerine iman edenler var ya, işte onlar sıddîklar (sözü özü doğru kimseler) ve Allah katında şahitlerdir. Onların mükafatları ve nurları vardır. İnkar edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar cehennemliklerdir.”
     
    “Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.”
     
    “Rabbinizden bir bağışlanmaya ve eni, gökle yerin genişliği kadar olan, Allah’a ve Resûlüne inananlar için hazırlanan cennete yarışırcasına koşun. İşte bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.”(Hadid:19-21)

    Asıl sorgulanmanın merkezi olan ahiret yurdu, dünya hayatı ve hesap verme hakkında siz değerli dostlarla bir nefis muhasebesi yapmaya çalıştık. Amacımıza erebildiysek kendimizi mutlu hissedeceğiz. Rabbim, cümlemizi;  asıl sorgulamalardan, yüzünün akıyla çıkıp, hesabını kolay verebilen kullarından eylesin. Amin..!

    Uğur Kepekçi--TUNALIM...

    GELİN BİR Ve BERABER OLALIM..

    Genel Trackbackler (0) Yorum ekle   

    5000 yıllık tarihiyle, 1400 yıllık Türk-İslam Medeniyeti ile ve 82 yıllık Cumhuriyet birikimiyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti, Avrupa ve Asya kıtalarının kesiştiği en tarihi ve stratejik bölgede yer almaktadır.

    Siyasi, ekonomik ve sosyal çatışmaların merkezinde ve hedefinde olduğu halde, tarihinden ve inancından aldığı güçle dimdik ayaktadır ve aynı zamanda tüm Türk-İslam dünyasının ve dünyanın mazlum milletlerinin son umududur.


    Var olduğu günden bu yana Türk Milleti, kendisini yükselten ve yücelten tarihi misyonuna sahip çıktığı dönemlerde insanlığa adaleti ve insan haklarını doya doya yaşatmış, teknolojiyi ve medeniyeti öğretmiştir.

    21. yüzyıl Ulusal Egemenlik kavramının değiştiği bir yüzyıldır. Nitekim küreselleşmenin ideologlarından John Naisbitt şu yaklaşımı sergiliyor:

    “Büyük şirketlerin özerk ve küçük ünitelere bölünerek, daha iyi çalışabileceklerini görüyoruz. Aynı durum, ülkeler için de geçerlidir. Eğer dünyayı tek pazarlı bir dünya haline getireceksek, parçaları küçük olmalı…”

    Asırlar boyu sinsi bir şekilde yürütülen siyasi,kültürel ve sosyal faaliyetlerin sonucunda yok olma tehlikesi ile karşı karşıya gelen Milletimiz, verdiği İstiklal Savaşı neticesinde Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde Kuvay-ı Milliye ruhu ile kendine dönmüş, bağımsızlığına kavuşmuş ve özgürlük mücadelesi veren milletlere örnek olmuştur.

    Atatürk, 1 Mart 1922’de yaptığı Meclis açılış konuşmasında şöyle diyordu: “Her şeyden önce milli amacımız olan bağımsızlığımızı sağlamaya ulaşmaktan başka bir şey düşünemeyiz. Bu nedenle de bizce önemli olan mali gücümüzün, bu sonucu sağlamaya yeterli olup olmayacağıdır.

    ...Memleketimizin gelir kaynakları, milli davamızın güvenle sonuçlandırılmasına yeterlidir. Yoksunluklar içinde olsa da milli gücümüz, bugüne kadar olduğu gibi, dış devletlerden borç almadan memleketi yönetecek ve amacına ulaştırabilecektir.”

    Mustafa Kemal, yeni kurulan devletin “tam bağımsız” olabilmesi için “ekonomik bağımsızlığın” şart olduğunu özellikle vurgulamış, kapitülasyonları kaldırmıştır. 1923'te İzmir'de İktisat Kongresi düzenleyerek Milli ekonomiyi canlandırmaya çalışmıştır. Kongrede, “ulusal bağımsızlık ilkesi”nden kesinlikle vazgeçilmeyeceği ve bu ilke içinde kalkınmanın gerçekleştirileceği kararlaştırılmıştır.

    Yani bağımsızlık ile kendi ayakları üzerinde durabilen bir ekonomi arasında direkt bir bağ vardır.

    Devletimizin kurucusu Atatürk'ün döneminde, yani 1938'e kadar çeşitli sahalarda kalkınma plan ve projeleri uygulanmış ve çok büyük başarılar elde edilmiştir.

    Bu dönemde kalkınmada uygulanan Milli Model ile ülkemiz Belçika’ya uçak ihraç edecek seviyeye ulaşmıştır. Fakat Atatürk'ten sonra ülke tekrar siyasi, kültürel, ekonomik vs. topyekün bir kuşatma altına alınmış; Batılı devletler, Mustafa Kemal döneminde hayata geçiremedikleri SEVR projesini AB ve IMF yoluyla gerçekleştirmeye başlamışlardır.

    Uluslar arası şirketlerin devletimizin bütçesine yön verdiği IMF ve Dünya Bankası kıskacında ülkemizin kaynaklarının ve her türlü imkanlarının kullanıldığı, özelleştirmenin, KİT’lerin satışının, Uluslar arası Tahkim’in, tahdit kanunlarının ve AB’ye uyum adı altında çıkarların yasaların hayata geçirildiği bir süreçte Türkiye, hakikatte “bu küçük parçalara ayrılma projesi”ni yaşamaktadır.

    Ekonomik bağımsızlığın, devletlerin bağımsızlığında gün geçtikçe daha belirleyici bir esasa dönüştüğü bir dünyada yaşıyoruz.

    Anadolu topraklarının altında kefensiz yatan sayısız şüheda ecdadımızın kemiklerinin sızlatıldığından dolayı rahatsız olanlar ve uykuları kaçanlar bir daha düşünün.
    Anadolu topraklarının içine saklanmış, ilahi kudret tarafından yerleştirilmiş olan eşsiz maden yataklarımızın,milli hazinelerimizin kapılarının; Müslüman Türk milletine kapatılmasından, bu milletlin ve bu vatanın düşmanlarına ardına kadar açılmasından ötürü rahatsız olup uykularını terk edenleri sağ duyulu olmaya davet ediyorum.

    Yine bu eşsiz güzellikler ve özellikler taşıyan,cennet vatanımızın sahiplerinin, çilekeş vatandaşlarımızın emeklerinin ve alın terlerinin toplanıp haçlılara peşkeş çekilmesinden ötürü acı ile kıvranan vatanperverleri bir daha aklı selimle düşünmeye davet ediyorum.
    Vatanperver vatandaşlarımızın vatan namustur satılmaz feryadına rağmen, vatan topraklarının altındaki madenleri ile birlikte, altındaki şehit mezarları ile birlikte ecnebilere satılmasından ötürü vicdan azabı çekenler,çaresizlik içinde kıvrananlar, vatan namustur satılmaz ilkesinde ısrar edenler,bir de Prof Dr. Haydar Baş beyi dinlemeye gayret edin.

    Vatan için,bayrak için, sonraki nesillerin istiklalini temin için canlarını ve kanlarını sebil eden şehitlerimiz hakkında kelle ifadesini kullanmaktan utanmayanların,sıkılmayanların defterlerini dürmek isteyenleri BTP saflarına davet ediyorum.
    Bebek katiline sayın diyerek ve şehitlerimize de kelle diyerek bütün bir milletimizin bağrında derin yaralar açtığı halde hala ortalarda yalancı doktor edasıyla dolaşanlara, sandık başında sayın baylar güle güle demek için Prof.Dr. Haydar Baş'ın liderliğinde dalgalanan BTP bayrağı altında toplanmaya davet ediyorum.
    Minareler süngü kubbeler miğfer şeklinde şiir okuyarak kahraman olup milletin oylarını aldıktan sonra, altı buçuk yıllık iktidarı süresince misyonerlerin ve misyonerliğin önünü açanlara, dinler bahçesi adı altında kurdele kesenlere,haçlıların isteği doğrultusunda düzenlemelerle on binlerce kilise açanlara sandık başında hesap sormak isteyenleri saflarımıza davet ediyorum.
    Bin yıldır bu topraklarda tevhid bayrağını dalgalandıran Müslüman Türk milletinin oyları ile iktidar koltuğuna oturduktan sonra,bu milletin inanç sistemi ile oynayanları,tevhid cümlesinden Muhammedürresulüllah kısmını silenleri,attıkları her adımla bu milleti haçlı limanına biraz daha yaklaştıranları yüksek sesle protesto etmek isteyenler,bu kötü gidişattan ötürü uykuları kaçanlar bize buyurun. Bebek katiline sayın şehitlerimize kelle denilmesinden rahatsız iseniz bize buyurun.
    Vatan topraklarımızın bağrındaki şehit mezarları ile birlikte vatan düşmanlarına satılmasında ötürü uykunuz kaçıyorsa bize buyurun.

    Emeğimizin,alın terimizin,servet ve sermayemizin haçlı siyonist tefecilerin elinde heba edilmesinden ve ettirilmesinden dolayı vicdan azabı çekiyorsanız bize buyurun.
    Ecdat yadigarı camilerimiz,medreselerimiz dökülürken bizim paramızla kiliselerin tamir ettirilmesinden ve hayırlı olsun denilerek hizmete açılmasından ötürü uykunuz kaçıyorsa bize buyurun.

    Müslüman Türk çocuklarının on iki yaşından önce Kur-an'la temasını yasaklayan yasa devam ettirildiği halde yine Müslüman Türk çocuklarının üç yaşından itibaren kiliselere,papazların kucağına taşınmasından rahatsız olanlar,uykusu kaçanlar bize buyurun.
    AKP iktidarı altı buçuk yıldır AB ye girmek uğruna, onlardan gelen her talimatı milletimize dayattı,verilmedik taviz,satılmadık kurum bırakmadı, buna rağmen bir elli sene daha bekle talimatını aldı ve oturdu.AB nin ellinci yıl dönümü programına bile çağrılmadı.

    AKP iktidarı teslimiyetçi ve tavizkar haliyle AB kapılarında kör topal yürümeye çalışırken,BTP lideri Prof. Dr. Haydar Baş,AB nin lokomotif ülkelerinden Almanya'da,tüm Avrupa üniversitelerinden gelen ilim adamlarına elini öptürdü.Tamamı profösör olan katılımcılar iki gün boyunca sayın Haydar Baş'ın Milli Ekonomi Modeli tezinin orjinalliğini,tüm ülkeler için bir çare bir çıkış formulü sunduğunu anlata anlata bitiremediler.

    Daha mecliste dahi olmayan bir partinin lideri olarak Avrupanın ilim çevrelerine elini öptüren Haydar Baş'ın yarın iktidar olunca neler yapabileceğini varın siz hesap edin.
    Anadolu topraklarını altında yatan yer altı zenginliklerini haçlı tefeciler değil,yabancı şirketler değil, yine bu ülkenin insanı Müslüman Türk milleti kullanmalıdır diyen, Vatandaşlık maaşı vadeden, Ev hanımlarına işçi statüsü kazandırıp emeklilik vadeden,
    Sınavsız üniversite ve okuyan her çocuğa eğitim bursu vadeden,
    Bekarlara faizsiz evlilik kredisi vadeden,
    Devlet babadır ya vatandaşına iş bulur ya da aşını verir ilkesi doğrultusunda projeler geliştiren,
    Köylü ve çiftçi gerçekten efendi olacak ve bizim iktidarımızda altın çağını yaşayacak diyen BTP iktidarında buluşmak üzere Saygılarımla ..TUNALIM...
    _________________
    NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!..

    NEME LAZIM BE ABİ !...

    Genel Trackbackler (0) Yorumlar (1)   

                     

    Osmanlı’yı parçalanma sürecine sokan o kadar sebep var ki, bu konuda çok şey söylenip yazıldı: Yeniçeri Ocağı’nın yozlaşması, Fransız İhtilali’nin etkileri, Sanayi Devrimi’nden geri kalınması, Misyoner faaliyetlerinin yayılması… bunlar, “sebepler zinciri”nin sadece birkaç halkasıdır. Bu sebeplerin hepsinde mutlaka doğruluk payı vardır ancak; Osmanlı’yı felakete sürükleyen asıl neden, bizzat kendisidir. Osmanlı, Osmanlı olmaktan çıkıp; kendi kimliğinden, öz benliğinden uzaklaştığı için akıbeti hüsran olmuştur. Manevî hastalıklar “insan ağacına düşen kurt” misali toplumun çekirdeğini âdeta kemire kemire çürütmüş ve nihayetinde Koca Çınar’ın kendiliğinden parçalanması kaçınılmaz olmuştur.
    ***
    Bu tehlike, Osmanlı’nın en ihtişamlı olduğu dönemlerde dahi dile getirilmiştir. Misal vermek gerekirse, Kanuni Sultan Süleyman, dünyada emsalsiz bir iktidarın padişahı olduğu halde milletin, memleketin ahvâl ve sonunu kara kara düşünmüş;
    “Günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı acaba?” diye endişeli düşüncelere dalmıştır...
    Kanuni, içinden çıkamadığı, etrafından tatmin edici bir cevap alamadığı bu tür meselelerde her zaman soluğu, âlim, fâzıl, kâmil insanların kapısında almıştır. Bu kamil insanlardan biri de Yahya Efendi Hazretleri’dir. Padişah, sonunda, kendisini endişeye sevkeden bu düşüncesini büyük âlim Yahya Efendi’ye açmaya karar verir. Maneviyatına, ilmine, keşfine, kerametine inandığı Yahya Efendi’ye el yazısıyla bir mektup gönderir. Mektupta Yahya Efendi’ye şöyle sorar;
    “Sen ki, ilahi sırlara vâkıfsın. Bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün izmihlale uğrar mı?”.
    Mektubu okuyan Yahya Efendi’nin cevabı ise çok kısa ve fakat insanı şaşırtıcı mahiyettedir; Padişaha der ki:
    – “Nemelazım be Sultanım!”…
    ***
    Yahya Efendinin cevabını hayretle okuyan Sultan Süleyman, buna hiçbir mana veremez;
    “Acaba bu cevapta bizim bilmediğimiz bir sır mı vardır?” diye düşünür. Nihayet kalkar Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergahına gelir ve halini arz eder:
    “Ne olur efendim, mektubuma cevap veriniz. Bizi geçiştirmeyiniz, sorumuzu ciddiye alınız”.
    Yahya Efendi şöyle bir bakar:
    “Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak elde mi? Ben sorunuz üzerinde iyice düşündüm ve kanaatimi size açıkça söyledim” der.
    Padişah şu karşılığı verir:
    “İyi ama ben bu cevaptan birşey anlamadım efendim. Sadece ‘Nemelazım be sultanım’ demişsiniz. Sanki, beni böyle işlere karıştırma, der gibi”.
    Yahya Efendi, hikmeti hikmet sahibinde arayan bu büyük padişaha işin sırrını şöyle açıklar:
    “Sultanım! Bir devlette zulüm yayılırsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de ‘nemelazım’ deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil çobanlar yese, bilenler de bunu söylemeyip sussa, fakirlerin, yoksulların, muhtaçların, kimsesizlerin feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başka kimse işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halka hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukadder hale gelir”…
    ***
    Dönelim bize…
    Osmanlı’nın torunları olan kendimize şöyle bir bakalım…
    Dün atalarımız, devletin en güçlü olduğu muhteşem dönemlerinde dahi, devletin sonunu, milletin akıbetini merak etmişler; nemelazımcılığın Osmanlı’yı nereye sürükleyeceğini kara kara düşünmüşler. Bugün insanımız ise, ülke parçalanmanın eşiğine gelmesine rağmen ne yazık ki, duyarsızlığını sürdürmektedir. Nemelazımcılık toplumun tamamını sarmış, vatandaş en temel hassasiyetlerini dahi yitirmiştir. Ne acıdır. Bu topraklarda Türk bayrağının yanında, AB’nin Haçlı bayrağı da egemen olarak dalgalanacak fakat, Türk insanı “nemelazım be abi” diyecek. Topraklarımız ecnebilere haraç mezat satılacak ama, milletin ağzından, “nemelazım, benim evime barkıma, bağıma bahçeme kimse dokunmasın yeter” çıkacak. Elin gâvuru gelecek benim ülkemin zenginliklerini sülük gibi sömürecek; memlekette fakirlerin, yoksulların, muhtaçların, kimsesizlerin feryadı göklere çıkacak ama, sen, “nemelazım benim işim, aşım var” deyip yan çizeceksin. Elin papazı, hahamı, keşişi gelip benim ülkemde fitne yuvaları açacak, gençliğimiz misyonerlerin tuzağına düşecek; vatandaş; “nemelazım canım, ben kendimi korurum” diye sesini soluğunu çıkarmayacak… Hırsızlıklar, yolsuzluklar, rüşvetler, adam kayırmalar, vergi kaçırmalar, cinayetler, tecavüzler almış başını gidiyor fakat, ne yazık ki insanımız nemelazımcı….  
    ***
    Bu kokuşmuşluğa, bu çürümüşlüğe, bu nemelazımcılığa Koca Osmanlı dayanamadı, bakalım Türkiye Cumhuriyeti Devleti daha ne kadar dayanabilecek..! Allah akıbetimizi hayreylesin.

     Oğuz Köroğlu--TUNALIM...