Yüce Rabbimiz, ölümü ve hayatı insanları imtihan etmek için yarattığını şöyle ifade ediyor: "O hanginizin daha güzel iş yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O üstündür, bağışlayandır" (Mülk Suresi; 67/2)
TÜRKİYE'NİN GELECEĞİ BTP'DE
tunalim | 28 Haziran, 2009 13:30
BTP’li belediyelere ziyaretler gerçekleştiren Prof. Dr. Haydar Baş, Konya’nın Yazla beldesinde yaptığı konuşmada, “Türk milletinin maddi geleceği de manevi geleceği de BTP’dedir” dedi.
Ekonominin e’sinden anlamıyorlar
Cebimizdeki para bizim değil
ABD’nin çöküşü dolara bağlı |
DİLİ KATRAN
tunalim | 23 Haziran, 2009 20:54
Müslümanlar birbirini yıkayan iki el gibidirler. Gel gör ki Müslüman geçinen bir takım zevat haddini aşmakta pervasızca dine,devlete ve bunun gerçek sahibine müteaddid defalar saldırmaktadırlar.Saldırının da bir edebi ve mesneti olması gerekirken yaptıkları iftiradan öteye geçememektedir.
Dinlerarası Diyalog sürecinden sonra hedef değiştirip, hedef tahtasına adeta Prof.Dr. Haydar BAŞ'ı oturtmaya çalışmaktadırlar.Bu yayın kuruluşlarının muhafazakar kesimi temsil ettiğine kesinlikle inanmıyoruz.Zira bunlar evrimlerini tamamlayarak ABD'nin Ilımlı İslam kanadının temsilcisi haline gelmişlerdir. Dili Katran da Ergenekonculardan bahsederken "Bizim ılımlıların içinde varlar," diyerek şecaat arz ederken,sirkatini söylemektedir..
Dimağı meşgul, aklı ve fikri karışık , beynini kiralamak zor iş olsa gerek... Yazısının ilk bölümlerini alın son bölünleriyle karşılaştırın. İlköğretim de eğitim gören suç işlemiş çocukların savunmasına benziyor. Kendi işlediği suçları başkasının üzerine yıkmaya çalışırken kendini ele veriyor akabinde de suçu işleyene hakaret eder gibi bir tavır içerisine giriyor.
Kişi kendinden bilir işi.Bu veciz söz bu makalenin kilit cümlesi...
Kuran okuyup, cumartesi günleri Havra da ayin yöneten Hahamlar,Kiliselerin bodrumlarında risale okuyan papazlar nurculuk dininin, ılımlı İslam projesinin mümessilidirler.Haydar Hoca ile birlikte olanın kilisede havrada işi ne ? Dimağlara üç hak din inancını, çifte dinliliği aşılayanlar sizlersiniz.
Lawrence'nin de sizin de üstlendiğiniz misyon aynı...Lawrence'nin de amacı bu milletin itikadıyla oynamaktı sizinde.Diyor ki herkesten şüphelenmeyin ama aramızda binlerce Lawrencelar var.Hedef saptırıyor.Kimden şüphelenmeyelim ? Mesela senden mi ? Sen korkma eğer senin yazdıklarını kaale alacak kadar ferasetsizler varsa kesinlikle senden şüphelenmek akıllarının ucuna bile gelmez.
Beyinlerin fahişeleşmesi çok daha kötü bir olaydır.Hele basın mensuplarında bu olay vücut bulursa medya maymununa döner insan...Söylemleri arasında uçurum oluşur.Sonra da nasıl kıvıracaklarını şaşırırlar.Daha rezil bir haldir.
Adı geçen makalede “Sakın aklınızı kiraya vermeyin, söylentilere kanmayın. Dedikodu, iftira ve gıybetten sakının, fasıklar size bir haber getirdiklerinde ihtiyad edin! Fitne zamanıdır.” Diyen yazarın kendisi bir duyumla hareket etmekte, ortaya herhangi bir delil veya belge koyamamakta, söylentiye göre hareket etmekte, iftira ve gıybet etmekte, mesnetsiz bir iddiayı milyonlarla paylaşmaktadır. İddia ettiği ve salık verdiği hakikatlerin hiçbirini kendisi yaşamamaktadır. Bumerang misali yazısı şahsını ihbar etmektedir.Tabi ki akıl sahibi olanlar ve düşünenler için. Başfitneci kendisidir. Bukalemun karakteri ile Müslüman gibi görünüp Müslüman’a saldırmaktadır
Prof. Dr.Haydar Baş’ı gölgelemeye ve karalamaya çalışanlar, hakikatte Türk Milletinin milli uyanışına, bilinçlenmesine sekte vurmaya çalışmaktadırlar. Çünkü Prof. Dr. Baş’ın tüm hayatı ve mesaisi, devletin–milletiyle bölünmez bütünlüğünü sağlamak, devletimizin, milletimizin başına örülmeye çalışılan tuzakları deşifre etmek, mukaddes vatanımızın ecnebilere satılmasına engel olmak, gönderden bayrağımızın inmemesini temin etmek, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletimizin ilelebet payidar kalması için milli çözümler üretmekle geçmiştir, geçmektedir.
Burak Evci--TUNALIM...SOSYAL DEVLET-MİLLİ DEVLET
tunalim | 20 Haziran, 2009 05:14
"İktisat teorisi, istatistik, matematik ve enformasyonun gerçek sentezi olan çalışmasıyla Profesör Haydar Baş’a da bir Nobel ödülü gerekecektir. Bunda milli sistemi ve modeli mühim rol oynayacaktır."
Prof.Dr. Goulnur BALTONOVA
Kazan Devlet Üniversitesi
Yeni bir iktisadi model: Milli Ekonomi Modeli
Milli Ekonomi Modeli, insanın sınırlı ihtiyaçlarının sınırsız kaynaklardan karşılanması ilmi; ve yine ülkelerin gerektiğinde her türlü mal ve hizmeti üretebilme gücüne sahip olmasının yanı sıra iç ve dış harcamalarını borçlanmadan temin edebilmesinin formülüdür. Bu yönüyle Milli Ekonomi Modeli, ülkelerin ve milletlerin kalkınmasının ve ekonomik bağımsızlığının tek yoludur.
Eseri okumak için : Milli Ekonomi Modeli tezini online olarak okumak için tıklayınız.
Akademisyenler : Tezi değerlendiren akademisyenlerin tebliğlerini okumak için tıklayınız.
Sosyal Devlet: Sosyal Devlet Milli Devlet
Sosyal Devlet / Milli Devlet'in "vatandaşlık maaşı projesi" başta olmak üzere ve Sosyal Devlet projeleriyle bizim yapmak istediğimiz, "millet için devlet" anlayışının yeniden hayata geçirilmesidir.
Milli Devleti, diğer sistemlerle kıyaslanamayacak kadar farklı bir noktaya taşıyan, tezin gayesine ve merkezine insanın konulmasıdır. Bu tez, Türk medeniyetinin bütün insanlığa hediyesidir.
Eseri okumak için : Sosyal Devlet Milli Devlet tezini online olarak okumak için tıklayınız.
Akademisyenler : Tezi değerlendiren akademisyenlerin tebliğlerini okumak için tıklayınız.
|
- The best bloopers are a click away
PROF. DR. HAYDAR BAŞ : ''OBAMA TİYATRO OYNUYOR...''
tunalim | 14 Haziran, 2009 19:31
Prof. Dr. Haydar BAŞ, ABD Başkanı Barack Obama'nın
MISIR'dan İSLAM DÜNYASIna seslendiği, 'ESSELAMUALEYKÜM'le başlayıp, ''Çocukluğumda EZAN sesiyle uyanırdım...''
şeklinde devam eden konuşmasını değerlendirdi.
Bu yeni taktikle hedefin, İslam dünyasının A.B.D.'ye karşı olan
refleksinin yok edilmek olduğunu ifade eden
Prof. Dr. Haydar BAŞ, bu ülkenin hali hazırda
AFGANİSTAN ve PAKİSTAN'da yaptığı saldırıları hatırlattı.
YAPILANLAR HİLE VE YALAN...
MISIR'daki konuşmasına 'ESSELAMU ALEYKÜM' sözüyle başlayan
Obama’nın yaptığının tiyatrodan ibaret olduğunu söyleyen
Prof. Dr. Haydar Baş konuşmasını şöyle sürdürdü:
''Demezler mi adama ki: MADEM SENİN DEDİKLERİN DOĞRUDUR; NEDEN SEN MÜSLÜMAN OLMADIN? 'ŞÜPHESİZ Kİ, ALLAH ÜÇÜN ÜÇÜNCÜSÜDÜR DİYENLER KAFİR OLMIŞTUR' diyor CENAB-I HAKK.
'Allah üçün üçüncüsüdür' diye kimler diyor?: Hıristiyanlar...
Obama hangi dine mensuptur?: Hıristiyanlık...
O zaman Obama'nın yaptığı TİYATROdan ibarettir, hiledir, yanlıştır ve yalandır. Bunlarla Müslümanları kandırmanın bir alemi yok ki.''
Prof. Dr. Haydar BAŞ, A.B.D. Başkanı'nın MISIR
konuşmasındaki sözlerinin, çok önemli bir proje kapsamında ifade edilmiş
olduğuna işaret etti. Prof. Dr. Haydar BAŞ şunları söyledi:
''Obama'nın böyle ifadeler kullanmasının manası: İslam dünyası BİZİM YAPTIKLARIMIZDAN ETKİLENMESİN, BİZE KARŞI ÇIKMASIN, HAREKETLERİMİZE MANİ OLMASIN, BİZE HOŞ BAKSIN, İYİ DESİN,
GÜZEL DESİN ve kendi içinden biz bunları yok edelim ve işgal edelimdir. Obama’nın sözlerini mantığı budur. Bu bir projedir.
Bu projenin içinde İSLAM DÜNYASININ İMHASI vardır, İLHAKI vardır.''
BATILILARDA MERHAMETE YER YOK...
Bu sözlerin ardından AFGANİSTAN ve PAKİSTAN'da A.B.D.'nin gerçekleştirdiği vahşi saldırıları hatırlatan BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar BAŞ şunları söyledi: ''Peki, madem, bu batılıların medeniyetinde bu kadar merhamet var, şu andaki Afganistan'ın hali nedir?
Obama Mısır’da bu sözleri ifade ettiği gün Afganistan’da bir sürü olaylar oldu.''
MİLLET DE, SİYASET DE AYIKMALI...
Eski adı, 'DİNLERARASI DİYALOG' yeni adı, 'MEDENİYETLER İTTİFAKI' olan projeye de dikkat çeken BTP Genel Başkanı, Türkiye’nin Müslüman kimliğinden dolayı Avrupa Birliğine kabul edilmediğini ifade ettiği sözlerini şöyle sürdürdü: ''Peygamber Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz buyuruyor ki; 'Ahir zamanda öyle bir zaman gelecek ki, Hıristiyanlar kiler deliğine girse, fare deliğine girse ümmetim o deliğe girmeye çalışacak.' Öyle değil mi şimdi? Yahu adamlar seni kabul etmiyorlar. Kabul etmez. Bu bir kanundur. Aklını başına devşirsene. Milletin de bu noktada uyanması lazım siyasetin de.''..TUNALIM...
YANLIŞ TEŞHİS, YANLIŞ SONUÇ!
tunalim | 14 Haziran, 2009 06:01
Çare adına atılan adımlar da maalesef bir netice vermedi.
Atılan adımların netice vermemesi gidilen yolun ve uygulanan tedavinin başarısızlığından kaynaklanmaktadır. Herkesçe malum ki; tedavinin başarısı teşhisle direk alakalıdır.
Tedavi cevap vermediğine göre mutlaka teşhis sorgulanmalıdır.
İşin aslına bakarsak, bu krizin derinleşmesi Kemal Derviş’le alakalıdır.
Hafızlarınızı tazeleyerek konuya açıklık getirmeye çalışalım:
Kemal Derviş, 2001 yılında Dünya bankasında görevli iken o zamanın Başbakanı Bülent Ecevit tarafından Türkiye’ye davet edilip, ekonominin başına getirilmesiyle birlikte, olumlu havalar estirildi.
Sağıyla soluyla hemen herkes Dervişin ağzına bakıyor, her sözü adeta kanun hükmünde kabul görüyordu. Derviş, ülkemizdeki enflasyonun talep enflasyonu olduğu tespitini yapmış, hayat pahalılığının önlenmesi, ekonominin rayına binmesi için; enflasyonun aşağı çekilmesi gerektiğini, bunun için de mutlaka, talebin daraltılması ve IMF ile çalışılmaya devam edilmesinin gerektiği, yönünde açıklamalar yapmıştı.
Bu açıklamanın arkasından Prof. Dr. Haydar Baş; “Anlaşılan o ki bu derviş bizim değil Amerikanın dervişiymiş. Enflasyona getirdiği tanım asla doğru değildir. Türkiye deki enflasyon talep enflasyonu değil, maliyet enflasyonudur. Yani fiyatlara etki eden artış, talepten değil maliyettendir. Maliyete etki eden faktörler aşağı çekilirse, fiyatlar otomatikman düşecektir. Aksi taktirde siz enflasyona talep enflasyonu diye teşhis koyar, fiyatların düşmesi için, talebi kısarsanız, talep arzın altına düşer, piyasada durgunluk oluşur; raflar, vitrinler mal dolu olur, alıcı bulamazsınız, böylece fiyatlar belki düşer ama, alıcı bulunmayan bir piyasa da eninde sonunda batar.” Açıklamasında bulundu.
Evet talep kısıldıkça, piyasada dolaşan sıcak para azaldıkça, gerçekten fiyatlar düştü. Fiyatların düşmesine rağmen tüketicinin parası olmadığı için, alışveriş de kilitlendi.
Üreticiler; malını satmak, itibarını kurtarmak, çalışanına maaş vermek ve müessesesini ayakta tutmak için ürettiklerini yok pahasına sattılar. Bu şekilde sadece ayakta durmak için yapılan alışverişten kâr edemeyince de kurumlar iflas etmeye başladılar.
Kimileri de iflas etmektense yerli yabancı demeden kurumlarını başkalarına sattı. Bu süreç böylece süregeldi.
Dün Dervişin politikalarını göye çıkarıp alkış tutanlar, yaptıklarını ne çabuk unutmuşlar ki şimdi de talebi canlandırmaya çalışıyorlar. Keşke talebi canlandırmayı bileseler gam yemeyeceğiz… Piyasanın kurtuluşunun ancak talebi canlandırmakla olacağını biliyorlar bilmesine de talebi nasıl canlandıracaklarını bilmiyorlar.
Sözüm ona düşük faizli kredilerle, borçlarla, sanal kartlarla talebi canlandırmağa kalkışıyorlar. Yani para basmadan, emisyonu genişletmeden, talebi canlandırmak arzusundalar.
Beyler! Uygulanan ekonomi politikalarıyla, değil krize çare bulmak, krizi daha derinleştirmekten öte bir şey yapamazsınız. Gelin hem kendinize hem ülkemize ve hem de insanlığa bir iyilik edin. Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ a gidin size bu sorunların üstesinden nasıl gelinir izah etsin de siz de eğer yüreğiniz varsa uygulayın!
TUNALIM
EKONOMİK İDEOLOJİ
tunalim | 08 Haziran, 2009 23:26
Her felâketin, her belânın terbiye edici, düşündürücü, yeni ufuklar açıcı bir tarafı bulunabilir. Küresel ekonomik krizde de böyle olmuştur. Bu kriz olmasaydı, birçok kimse liberalizmi, daha geniş anlamda Batılı ekonomik modelleri tartışmayacaktı. Nitekim tartışmıyorlardı. Temelleri sakat, kuralları tutarsız, birçok sorun karşısında çözümsüz ve çaresiz kalan bu modeller, kesin doğrular gibi kabul görüyorlardı. Şimdi ise sadece Batılı ekonomi modelleri değil, topyekün Batı medeniyeti tartışılıyor. Tartışanlar arasında o medeniyetin asıl sahipleri de var. İşte, işin ilginç ve önemli yanı burası. Küresel kriz sebebiyle Batılı ekonomistler, yazarlar, siyaset, bilim ve işadamları fikir beyan ettiler, halen de ediyorlar.
Beyan edilen fikirler içerisinde en dikkat çekici ünlü milyarder James Goldsmith’inki oldu. Goldsmith şöyle diyor: “Tamamen değişen şartlara rağmen benimsemiş olduğu ekonomik ideolojinin geçerliliğini sorgulamayan medeniyetin kendi kendini yok etmesini seyretmek, ne kadar da şaşırtıcı bir şey”. Demek ki, bugüne kadar Batıda uygulanan ve dünyaya dayatılan ekonomi modelleri bilimsel ve evrensel gerçekler değilmiş, ekonomik ideolojilermiş. Dahası, Batı medeniyeti bunların üzerine bina edilmiş. Eğer bunlar çökerse –ki çöküyor- o zaman Batı medeniyeti de çökecektir. Burada akla şu soru gelebilir: “Peki, ideolojiler bilimsel ve evrensel değil mi?”. Hemen cevap verelim. Değil, ideolojiler, Batı dünyasında belli bir sınıfın, özellikle de egemen, sömürücü sınıfın gerçeğidir. Bu anlaşılınca Batılılar, ideolojileri bilimsel kılıflara soktular ve ardından da “ideolojiler öldü” diyerek toplumları kandırmaya çalıştılar, büyük oranda da kandırdılar.
Rahmetli Cemil Meriç, bu konuda şunları söyler: “İdeolojilerin zevali nazariyesi, dünyamızdaki ilerleme hamlelerini durdurmak için başvurulan son hile belki de. Kimse toplum yapısını değişiştirmeye kalkmasın diye, babadan kalma tutucu ideoloji yepyeni bir hüviyetle sahneye çıkarılmaktadır. Filhakika kalabalıkların ideolojilerden soğuması, kurulu düzenin çok işine gelmektedir ve tevekküle götüren bir soğuma. Tenkit zihniyetini boğan bir ruh iklimi geliştirmektedir”. (Bkz. Kırk Ambar, c.2, s. 299-300). Goldsmith’in sözleri, bu gerçeğin itirafı mahiyetindedir. Batı medeniyetinin çökmekte olduğunu söyleyen Batılı yalnız Goldsmith değil. Aklı başında olan her Batılı bunun farkındadır. Bunlardan biri de BM İnsan Hakları Danışma Kurulu Üyesi Jean Ziegler’dir. Ziegler, küresel ekonomik krizin bir ‘medeniyet krizi’ olduğunu söylüyor.
Batı medeniyetinin çökmekte olduğunu, küresel kriz çıkmadan, yıllar önce de söyleyenler vardı. Meselâ, Fransız filozof Rene Guenon, Batı medeniyetinin sürekli kriz doğurduğunu ve çökeceğini haber verenlerdendir. Geunon, “Çağdaş Dünyanın Bunalımı” adlı eserinde şöyle diyor: “Bitecek olan bugünkü şekliyle Batı medeniyetidir. Batı medeniyetini dünyanın bütünü sayanlar, onun için kıyamet kopacakmış gibi telâşa düşüyorlar. Aslında bir devrin sonu bu, daha doğrusu kozmik bir devrenin. Mazide kavimler, ırklar, medeniyetler silinmiş tarih sahnesinden, silinecek de. Ne var ki, bu defaki kapsamlı, etkilerini bütün dünyaya hissettirecek bir değişiklik” (A.g.e., c.2, s. 443). Batı medeniyetin yıkılmasıyla, dünya yıkılmaz. Bir medeniyetin yıkılması, yeni bir medeniyetin müjdecisidir. İyi de, bu medeniyet hangi medeniyet olabilir? Bu soruya cevap verebilmek için tekrar Goldsmith’in sözüne dönmek gerekir. Goldsmith’e göre, Batı medeniyetinin temeli, geçerliliğini yitirmiş ekonomik ideoloji değil miydi? O halde yeni medeniyetin müjdecisi, bilimsel gerçeklere dayanan yeni bir ekonomi modeli olmalıdır. Bu da, ‘Milli Ekonomi Modeli’ adıyla ortaya konulan modeldir. Gerçekten krizden çıkmak, krizi fırsata dönüştürmek isteniliyorsa, tek çare ‘Milli Ekonomi Modeli’ni uygulamaktır. Gerisi, bataklıkta debelenmektir.
EKONOMİK TERÖR ÖRGÜTLERİ:Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve IMF… gibi uluslararası kuruluşları, ‘Ekonomik Terör Örgütleri’ olarak nitelendirenlerin sayıları her geçen gün artıyor. Diyeceksiniz ki, “bu kuruluşlarda çalışan binlerce eleman var. Politikalarını savunan ve uygulayan hükümetler var. Peki, onları nasıl adlandıracağız?”. Söz konusu kuruluşlarda çalışmış bazı kişiler, itirafta bulunuyor ve yaptıkları işin, ‘Ekonomik Teröristlik’ veya ‘Ekonomik Tetikçilik’ olduğunu söylüyorlar. Ekonomik teröristlik kavramı, ülkemizde de tartışma konusu oldu. TİM Başkanı Oğuz Satıcı, “yapacağımız çalışmalarla ekonomik terör ortamını önlemek istiyoruz” dedi. Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz bu eleştiriye, “ekonomik terörist değiliz” diyerek cevap verdi. Bu tartışma şunu gösteriyor: Demek ki, kimilerine göre, ekonomik terör örgütlerinin politikalarını uygulayanlar, ekonomik terörist tanımına dahildir. Aslında, adam öldüren, suikast ve katliam yapan, şiddete başvurun teröristlerle, ekonomik teröristlerin yaptıkları arasında temelde ve amaçta bir farklılık yoktur. Dünyada, her gün 24 bin insanın açlıktan ölmesine sebep olan ekonomik teröristlerin, silâhla insan öldüren teröristlerden farkı var mı? Tek fark şudur: Birisi silâhla, diğeri aç bırakarak öldürüyor. Ama sonuç aynı. Her ikisi de öldürüyor.
Ekonomik terör örgütleri ve ekonomik teröristler, yaptıklarını açıklık içerisinde gizliyorlar. Daha doğrusu, yardım yapma rolü oynuyorlar. Görünüşte, sahiden yardım da yapıyorlar. Ama karşılığında bazı politikalar dayatıyorlar. Meselâ, borçlanmaya ve dışa açılmaya dayalı ekonomi politikaları gibi. Bu politikaları benimseyen ülkelerin, borçları ve bağımlılıkları artıyor. Birkaç örnek sunalım: Gana, 2002 yılında IMF ile anlaştı. IMF, bilinen politikalarını dayattı. Tarım ve sanayide devlet desteğini kaldır. Kamu harcamalarını kıs. Yatırım yapma. Gümrük duvarlarını yık, ithalatı kolaylaştır. Devlet kuruluşlarındaki memur ve işçi sayısını azalt. Özelleştirmeye devam et. Gana, denilenleri yaptı. Avrupa Birliği’nden gelen ithal mallar Gana’yı istilâ etti. Ganalı çiftçiler, ekemez, dikemez, biçemez duruma düştüler. Sözün özü, aç kaldılar. IMF, Zambia’ya da aynı oyunu oynadı. Zambia’ya yerel giyim sanayiyi korumaya yönelik gümrük vergilerini kaldırttı. Zambia, ucuz, kalitesiz tekstil ürünleriyle doldu taştı. Haliyle yerli firmalar üretimi terk etti. Peru’da da aynısı oldu. IMF, Peru’ya hububat üzerindeki gümrük vergilerini aşağı çektirdi. Tabii olarak, Peru çiftçisi, yılda 40 milyar dolarlık destek alan ABD çiftçisiyle rekabet edemedi. Peru borçlandırıldı, borcunu ödemek için bakır ve fosfat madenlerinin işletmesini yabancılara devretmek zorunda kaldı.
IMF ile anlaşan ve IMF programlarını uygulayan ülkelerin durumu hep böyle olur. Bu inkâr edilemez gerçek ortada iken, birileri çıkıyor, “IMF ile anlaşmanın ülkemize güven ve güç getireceğini” söyleyebiliyor. Gerçeğin, bu kadar ters yüz edilmesi insanı şaşırtıyor. Halbuki güvenli ve güçlü hiçbir ülke IMF ile anlaşmaz, IMF programlarına asla iltifat etmez. Doug Henwood, bunu şöyle anlatıyor: “Birleşik Devletler, sıradan bir ülke olsa, yapısal ayarlamanın en birincil adayı olurdu. Kendi servetimizin çok ötesinde bir yaşam sürüyoruz, muazzam ve gittikçe daha da büyüyen dış borçlarımız var, devasa bir bütçe açığına sahibiz ve hükümetler bu konuda bir şeyler yapmaya en ufak bir ilgi göstermiyor. Birleşik Devletler eğer sıradan bir ülke olsaydı, IMF kapımızda belirir ve ekonomik durgunluk yaratmamızı, dış hesapları dengelememizi, daha az tüketmemizi, daha fazla yatırım ve tasarruf yapmamızı isterdi bizden. Ama Birleşik Devletler bildiğimiz Birleşik Devletler olduğundan böyle bir şey elbette ki gerçekleşmeyecek. O reçete bizim için değilse, başkaları için nasıl oluyor da o kadar şifa verici kabul ediliyor” (Bkz. Steve Hiatt, Küresel Kriz ve Büyük Resim, s. 36-37). Bir yabancının, bu itirafları karşısında duralım ve düşünelim. “IMF bağımlısı olmak, ayrılmayı göze alamamak, neyi ortaya koyuyor? Acaba, bu kişiler, farkında olmadan ekonomik teröristlik mi yapıyorlar? İşte, tartışılması gereken en temel sorunlarımızdan birisi de budur. Bu ve bunun gibi birçok temel sorunun, temel çözümü ‘Milli Ekonomi Modeli’nde. Ama görecek göz gerek.
H.Yıldırım-TUNALIM…. ( http://tunalim17btp.socialgo.com/home.html )
BİZİM BAŞBAKANIMIZ GARİP ADAMDIR..
tunalim | 05 Haziran, 2009 06:27
Bizim Başbakanımız garip bir adamdır:
“ İsrail devlet terörü uyguluyor” diyerek İsrail’i terörist ilan eder, sonra da aynı terörist devletin terörist faaliyetlerini daha güzel yapması için ihtiyaç duyduğu finansmana destek olarak altın tepsi içinde vatan toprağı ikram eder.
Bizim Başbakanımız garip bir adamdır:
Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanına “Siz adam öldürmeyi iyi bilirsiniz” diye meydan okur, ardından adam öldürme sanatını büyük bir ustalıkla uygulayan İsrail’e, Başbakanı olduğu ülkenin sınırını teslim etmek için ülkeyi birbirine katar.
Bizim Başbakanımız garip adamdır:
Ömrünün büyük bir bölümünü Siyonist sermayenin aleyhine konuşmalar yapmakla geçirir, ama son döneminde “paranın dini imanı yoktur” diyerek Siyonist sermayenin Türkiye’de hükümranlık kurmasına destek verir.
Bizim Başbakanımız garip adamdır:
Kendi partisine oy veren Hataylı köylüler “Bizim de toprağa ihtiyacımız vardır, ne olur mayınlardan temizlenen araziyi bize verin, bizi fukaralıktan kurtarın” diye yalvarırken o, İsrail çiftçisinin fukaralıktan kurtulması için sınır toprağını İsrail’e verme hazırlığı içindedir.
Bizim Başbakanımız garip adamdır:
Bir Başbakan olarak kendi köylüsünü “efendi, ağa, toprak sahibi” yapması gerekirken onlara “Buraları İsrail alırsa İzaklar çalışmayacak, Ahmetler, Mehmetler çalışacak” diye seslenir ve “Yeni ağanız İsrail’dir. Artık onun ırgatısınız!” demeye getirir.
Bizim Başbakanımız garip adamdır:
Dünyanın hiçbir ülkesinde hiçbir devlet (Afrika ve kabile devletleri dahil), hudut bölgelerini yabancı yatırım adı altında “patates, domates üretecekler, organik tarım yapacaklar” gibi saçma sapan gerekçelerle yabancılara devretmez, bizim başbakanımız bu “muazzam!” icraatını “para cıva gibidir!” gibi “çağlar üstü!” bahanelerle kamuoyuna izah etmeye çalışır.
Bizim Başbakanımız garip adamdır:
En önemli özelliklerinden birinin gür sesiyle şiir okumak olduğunun bilinmesiyle övünür. Bir yandan, İstiklal Marşı’nın “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar/ Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var” dizelerini okur öbür yandan o serhat boylarını İsrail’e vermekle gurur duyar.
Bizim “ dindar!” Başbakanımız garip bir adamdır:
Milli Güvenlik Kurulu’nda karşı karşıya oturduğu generallere “ filan parti başkanı tarikatçıdır ,dindardır, sakallıdır, niye onun üzerine gitmiyorsunuz” diyerek “bir Müslüman siyasetçiyi” şikayet eder, sonra da Yahudi İsrail’e 650 bin dönüm vatan toprağını 44 yıllığına hediye etmekte beis görmez.
BAK HACIM!..Uzun zamandan beri etkisinde yaşadığın papaz büyülerinden ötürü ve duman altı olduğun kilise tütsülerinden dolayı geldiğin–getirildiğin vahim noktayı anlamakta zorlanıyorsun.
Yarım asrı aşkın bir süredir senden “hizmet–himmet” diyerek para alan, adam yetiştiriyoruz diye caka satan kadronun bekledikleri adamları çoktan yetişmiştir. Bugün devletin her kademesinde, her köşe başında onların adamları vardır, yani senin paralarınla yetiştirilen adamlar…
İşte o adamların yönetmekte olduğu canım ülkemden her gün yürek burkan haberlerle sarsılıyoruz.
İşini–aşını kaybetmekten ötürü, borç batağına saplanmaktan ötürü cinnet geçiren ve aile katliamlarına imza atan katiller sayısı her gün artıyor.
Ecnebi cephelerinden gelen her emri baş tacı yapıp hemen uygulamaya soktukları için, ecnebi cephelerinden gelen bütün emirler de milletimizi kul–köle yapmaya yönelik olduğu için her geçen gün dik duruşunu kaybeden bir millet olma yolunda çok hızlı ilerliyoruz.
Bak hacım!
Senin paralarınla yetiştirilen adamların yönettiği canım ülkemden acılar ve sancılar hiç eksik olmuyor.
Bak hacım! Çeyrek asırdan beri bu milletin gencecik fidanlarını, sırf vatanı, sırf bayrağı, sırf namusu bekledikleri için acımasızca kurşunlayan alçaklar devletle masaya oturma aşamasına gelmişlerdir–getirilmişlerdir.
Dünün bebek katilleri bugün devlete emirler yağdırma noktasına gelmiştir ve emirleri sözcüleri tarafından meclis kürsüsünden ilan edilmektedir.
“Hizmet–himmet” diyerek topladığınız paralarla yetiştirilen adamlar, küresel güçlere teslim olmaya ayarlı yetiştirildiği için, okyanus ötesinden gelen emirlerin yerine getirilmesini takip etmektedirler. Hatta küresel eşkıyaların emirlerini tatbik noktasında yarışmaktadırlar.
Onların lügatında en başarılı adam, en başarılı yönetici, vatan ve millet düşmanları tarafından dayatılan sinsi planları millete en kolay hazmettiren adamdır.
Mayınlı arazileri temizleme meselesinde sergilenen yırtınmaları iyi takip etti isen fazla söze hacet yoktur. Ama hacım, senin paralarınla yetiştirilen ve bu “hizmetin” medya kısmında görev alan kalem ve kelam sahipleri de okyanus ötesinin yorumlarını sizlere hazmettirmekle görevli oldukları için sizin günleriniz de hazmetmekle geçiyor.
Bak hacım!
Gelinen nokta oldukça vahim ve bu eser sizin eseriniz.
Bilmem aklınızda mı bu toprağın bir de altı var, hesap var, kitap var…
Y.mesaj---TUNALIM...
BİZ BALKAN TÜRKLERİYİZ..
tunalim | 01 Haziran, 2009 22:43
BİZ
1354 yılından itibaren Osmanlı Türk İmparatorluğunun Trakya ve Balkanları fethetmesiyle birlikte Anadolu'dan rasgele değil yedi-göbek Türk aileler arasından özenle seçerek getirip, oraya yerleştirdiği
EVLÂD-I FATİHAN'ız...
Biz,
1877-1878’de doksan üç harbi de denilen, savaşta Plevne Müdafaası’nın ko-mutanı şanı büyük GAZİ OSMAN PAŞA’nın yolunda O’nun azim ve kararlılığında olduğumuzu defalarca ispat etmiş olan
BALKAN TURKLERİYİZ.
Biz,
1913’de, Anadolu’daki Millî Mücadele’den önce, Bulgar çetecilere karşı kurduğu millî kuvvetlere KUVA-YI MİLLÎYE ismini veren ve bu ifadeyi ilk defa kullanan Batı
TRAKYA TURKLERİYİZ.
Biz,
1913’de Anadolu’da yedi bin yıllık Türk tarihinde ilk muhtar Türk Cumhuriyeti olan BATI TRAKYA TÜRK CUMHURİYETİ’ni kuran istiklâl aşığı kahraman Türk Cumhuriyetçilerinin torunlarıyız. Biz, 1914’de, Cihan harbinde batılı emperya-listlere karşı “Cihad-ı ekber” ilan edildiğinde on binlerce gencinin Bulgar hududunu geçerek Osmanlı Türk ordusunda gönüllü olarak görev aldığı
RODOP TÜRKLERİYİZ.
Biz,
19 Mayıs 1919’da M. KEMAL ATATÜRK’ün Samsun’a ayak basmasıyla baş-layıp, Türk egemenliğinin 24 Temmuz 1923’de Lozan’da bütün dünyaca kabul edilişine kadar geçen döneme adını veren Türk Kurtuluş Savaşı’nın, tümen ve daha üst derece komutanlarının yüzde yetmişinin doğum yerleri olmasıyla iftihar ettiğimiz
RUMELİ TÜRKLERİYİZ...
Biz,
1923’den sonra Büyük Atatürk’ün “Oraları özbeöz Türk toprağıdır, ileride Tür-kiye Cumhuriyeti’nin Tuna Vilâyeti olacaktır!” diyerek göçlerine ve mübadelelerine izin vermedigi
TUNA TÜRKLERİYİZ.
Biz,
1984’de Bulgaristan’daki komünist yönetimin Bulgarlaştırmak istemesi üzerine, her türlü hakkını savunmak üzere mücadele eden, dinini ve milliyetini terk etmeyen, Türk Dünyası’nın ayrılmaz parçası
Bulgaristan Türkleriyiz.
Nihayet Biz,
Anavatana gelip yerleştikten sonra, kimseden bir şey dilenmeyen, çalışkan, üretken, Türkiye'mizin tüm yasalarına sadakatla bağlı, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinden yana
TURK OGLU TURKLERİZ.. TUNALIM...
DÜNYA HAYATI ALDATICIDIR
tunalim | 25 Mayıs, 2009 14:49
Yüce Rabbimiz, ölümü ve hayatı insanları imtihan etmek için yarattığını şöyle ifade ediyor: "O hanginizin daha güzel iş yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O üstündür, bağışlayandır" (Mülk Suresi; 67/2)
HİKAYE / ÖKÜZ
tunalim | 13 Mayıs, 2009 00:20
“Nereden düştüm ben bu lanet yere!” diye haykırdı ıpıssız duvarlara doğru Rüstem Emmi. “Ben buraya düşecek adam mıyım? Ben bu dört duvar arasında kalacak adam mıyım?”
Pala bıyıklarını koparırcasına yolarak ve burnundan derin derin nefesler alıp soluyarak kaba bir küfür savurdu. Kim bilir kaçıncı küfrüydü bu sabahtan beri. Yerinden fırlayacakmış gibi gerdiği gözlerinden ateş çıkarcasına yükselen öfkesini dindirmek için, küfürler savurmakta buluyordu çareyi.
Aslında çok yufka yürekli bir adamdı Rüstem Emmi. Karıncayı incitmekten çekinen, kimseye zararı olmayan, birisine çok kızdığı zaman en büyük tepkisini “diliyle” gösteren, bu tepkiyi de en kötüsünden küfrederek ortaya saçan bir adamdı. Yani bütün sorunu dilindeydi. Ama bu defa dilinin ötesinde bir belaya hem de püsküllü bir belaya bulaşmış, bütün köye kepaze olmakla kalmamış, iki aydan beri hapishanenin dört duvarı arasına tıkılmıştı.
Önceleri yattığı koğuşa, gasptan tutuklu Seyfullah adında bir adamı vermişler, günlerce birbirini tanımak için mesafeli paslaşmalarla irtibat kurmaya çalışmışlar, sonra da can ciğer dost olmuşlardı.
Seyfullah’ın başına gelenler Rüstem Emmi’ninkinden de beterdi. Çarşının orta yerinde bir dükkanı olan, hali vakti yerinde bir esnaftı Seyfullah. Eşe dosta yok demeye yüzü varmazdı. Gücü yettiğince her gelene yardım etmeye çalışırdı. Bu yardımlar bir gün başına hiç ummadığı bir felaket getirmişti. Hemen yanı başında esnaf olan bir arkadaşı, merkezi İstanbul’da bulunan bir şirketin bayiliği için istenen belgelerden birindeki kefil yerine bunun adını yazmış, aceleyle yanına gelip “At şuraya bir imza be Seyfullah!” diye masanın üzerine koyuvermişti. Seyfullah da okumadan basmıştı imzayı.
Sonrası ise tam bir felaket olmuştu. Kefil olduğu esnafın dükkanına birbiri ardına gelen hacizlerden bir sonuç alamayan ve tamtakır olmuş dükkandan alacağını tahsil edemeyen alacaklı şirket, bu defa Seyfullah’a yöneltmişti hacizleri. Seyfullah neye uğradığına şaşırmıştı. Küçücük ilçenin icra dairesinden birbiri ardına gelen memurlar sert ve gülmeyi unutmuş yüzleriyle Seyfullah’ın dükkanını su yoluna çevirmişlerdi.
Komşunun ise hiçbir şey umurunda değildi: “Halledeceğiz be Seyfullahcığım, işleri yoluna koymak üzeriyim be Seyfullahcığım, sen şu hacizcileri biraz daha idare ediver be Seyfullahçığım” diyerek oyalıyordu kendisini sürekli olarak.
“Ya sabır” diyerek beklediği günlerin birinde, bu defa iki haciz memuru, üç polis, bir de avukat kapıya dayanınca ve “yahu ben borçlu değilim, asıl borçlu şu karşıdaki adam, gidin onun kapısına dayansanıza” diye yalvarıp yakarması bir sonuç vermeyince, “tamam, hele bir bekleyiverin birkaç dakika, hemen geliveriyorum” deyip, yanındaki beylik tabancayı çekerek olup biteni dükkanın camekanının arkasından gizlenerek izleyen borçlu Zahit’in yanına hırsla koşmuş, tabancayı alnına dayamış, “ver ulan kasanda ne kadar para varsa itoğlu it!” diyerek uzattığı bütün parayı almış, sonra da elindeki paraya bile bakmadan koşar adım avukatın yanına gelerek parayı uzatıp “avukat bey şimdilik bu kadar verebiliyorum, sen bu parayı hesaptan düş, gerisini bir dahaki gelmeye tamamlarız inşallah” demeyi de ihmal etmemişti.
Bütün polislerin ve haciz memurlarının gözü önünde cereyan eden bu olay sonrasında da “gasptan” içeri atılmıştı.
Rüstem Emmi ile Seyfullah çok iyi dost olmuşlardı.
Hapishane bu iki kader mahkumunu öylesine ısındırmıştı ki birbirine, sanki kırk yıllık ahbap gibiydiler. Birbirlerine bütün hayat hikayelerini, tatlı acı hatıralarını, köylerini, tarlalarını, işlerini, çocuklarını, hülasa hayata dair ne varsa her şeylerini anlatmışlardı. Ağustos gecelerinin buram buram sıcak ve ter kokulu atmosferini serinleten yegane güzelliklerdi bu hatıralar.
Rüstem Emmi’nin hapse düşme öyküsü ise tam bir kara mizah örneği idi:
Samanbeli Köyü, yüksek tepeleri aşınca bir anda ortaya çıkan yemyeşil bir köydü. Her tarafı geniş ormanlarla çevriliydi. Kayın ağaçları, ladinler, sarıçamlar birbiri ardına sıralanıp alabildiğince yeşil bir kuşağı ferahlatan güzelliğini sunardı çevre köylere. Orman, köylülerin her şeyi idi. İneklerini, koyunlarını otlattıkları çayırlar, kışın ısınmak için orman idaresinin izniyle aldıkları yakacak odunlar, evlerini tamir için kullandıkları ağaç malzemeler, orman mahsulünün kesilmesi ve taşınması için aylar süren zahmetli çalışmalardan sonra aldıkları üç beş kuruş, onlar için hayatlarını devam ettirecek en önemli şeylerdi.
Asırlardır bu topraklarda dededen, babadan kalma bildikleri tek geçim kaynağı idi bu ormanlar. Hayat kaynağı idi. Gölgesinde serinlenir, dalıyla ısınır, yaprağıyla hayvanlarını beslerlerdi.
Rüstem Emmi çoğu günler, ahırındaki hayvanları otlatmak için köyün hemen yanı başından itibaren ormanın başladığı, ladinlerin kıvrım kıvrım yayıldığı Okbeli Mezrası’na gelirdi. Buranın çayırı güzeldi, boldu. Sabahın erken vaktinden öğle ezanına kadar iki ineği ile bir öküzünü iyice otlatır, onların keyifli keyifli karınlarını doyurmasını ladinlerin gölgeliğinde seyre dalardı.
Ormanı, ormanın yeşilini, çayırını, yaprağını, dalını, toprağını hülasa her şeyini aşk derecesinde severdi. Dışardan bakıldığında o sert gibi gözüken mizacında gizlenen bu derin sevginin varlığını çoğu kişi fark etmezdi bile.
Hayatını allak bullak eden o lanet gün de, her zamanki gibi her şey güzel başlamıştı. Hayvanları çayıra salmış, güneşin ağaçların arasında yaydığı ışıltıların mükemmel raksını seyre dalmıştı. Rahmetli karısı Hatice de bayılırdı bu güneşin kıvrak ışıltılarına. Hafif bir rüzgar, aşağıdan yukarı doğru çayırları adeta yalayarak geliyor, bu ışıltı cümbüşünü daha da doyumsuz hale getiriyordu.
Hatice ile buralarda ne günler geçirmişti. Ne tatlı, ne keyifli, ne huzurlu günlerdi onlar. Bırakıp gitmişti onu bu koca dünyada tek başına. Okbeli Mezrası’na, hayvanlarını önüne katıp çıktığında; yukarıdan köyü seyre dalarken ve güneşin ışık cümbüşü dalların arasından süzülürken Haticesi, o biricik hayat yoldaşı sanki oracıklarda dolaşıveriyormuş gibi gelirdi Rüstem Emmi’ye.
Etrafta kağıt parçalarının, naylon kırıntılarının biriktiğini fark etti bir anda. Kim gelmiş kim atmışsa, eski gazete parçalarını , parçalanmış mukavva kutuları uluorta çayırların üzerine saçmıştı. “Köyün veletleridir” diye mırıldandı. “Bunları böyle bırakıp gitmem olmaz.”
Kağıtları, naylonları, karton kapakları bir bir topladı. Bir biri üzerine yığdı. “Bir yandan da “Ulan veletler! Niye temizlemezsiniz pisliğinizi?” diye söyleniyordu öfkeyle.
Çakmağını çıkarıp kağıtları tutuşturdu. “Birkaç dakikada yanıp giderler” dedi.
“Buraya bu kağıtları atanları bulmazsam bana da Rüstem demesinler.”
Bu arada ineklerinden birinin hayli uzaklaştığını fark etti. Kaşla göz arasında mezranın dik yamacına doğru yaklaşmış, boylu boyunca yere uzanmış, kuyruğuyla üzerindeki sinekleri kovalamaya çalışıyordu.
Rüstem Emmi hızla o tarafa yöneldi. Alacalı bulacalı renklerle süslü ineciği ormanın içine bir daldı mı bulması epey zor olurdu. Daha önce başına geldiydi de saatlerce arayıp zor bulmuştu alaca danasını. Koşarak gitti. Alaca ineği, diğerlerinin olduğu tarafa doğru çevirdi.
İşte o an dünyanın başına yıkıldığı andı:
Kağıtları tutuşturduğu yerdeki alevler, gittikçe artan rüzgarın etkisiyle yer yer kurumuş çayırların arasından ormana yönelmiş, küçük ladin fidelerinden başlamak üzere cayır cayır kükreyen bir alev topu meydana getirmişti. Alevler öylesine hızlı yayılıyordu ki, Rüstem Emmi’nin “Vay babam!” diyerek alevlere doğru koşması, söndürmeye çalışması, koparttığı ağaç dallarıyla ateş toplarının üzerine vurması boşa çabaydı.
Ateş, rüzgarın da etkisiyle büyük ağaçları sarmış, kocaman gövdeler çıra gibi yanmaya başlamış, dumanlar kesif ve kapkara bir şekilde etrafa yayılmıştı.
Rüstem Emmi çığlık çığlığa bağırıyor, bir o yana bir bu yana koşuyor, “komşular yetişin!” diye haykırıyor, deliye dönmüş bir halde yanan alevlerin arasında koşuşuyordu.
Başı boş bir şekilde kaçışan ineklerini ve koca öküzünü çoktan unutmuştu.
Köylüler yangını görüp gelinceye kadar alev topları daha da içerilere yayılmıştı. Kazmalarla küreklerle yayılan ateşin önünü kesmeye çalışmışlar, köyden kovalarla su taşımaya gayret etmişler, ardından orman işletmesine ait görevliler gelmiş ama ancak hava kararmaya yakın yangın söndürülebilmişti.
Beş dönüme yakın orman alanı kül olmuştu. Rüstem Emmi, sadece ormanın değil yüreğinin de kül olduğunu hissetmişti. Yanan her bir ağaçla kendi bedeni de yanmıştı. Gövdesi kömüre dönmüş bir ağacın dibine çöküp hüngür hüngür ağlamıştı uzun süre.
Sonuçta olayın sorumlusuydu. Gelen jandarmaya olup biteni aynen anlattı. Jandarmalar Rüstem Emmi’yi cipe bindirip götürdüklerinde köylüler büyük bir üzüntüye kapılmıştı. Hatta bazıları için için ağlıyordu. Rüstem Emmi soğuk adamdı, arada küfür ederdi ama köylüler çok severdi kendisini.
Aylardan beri bu dört duvar arasında mahkemeye çıkacağı günü bekliyordu. Günler geceler boyu hep buradan çıkacağı günün hayalini kurmuştu. Akla gelmez bir hata onu bu duruma düşürmüştü. Çok zor günler geçirmişti. Bu zor günlerinde Seyfullah’ın arkadaşlığı onu çok sevindirmişti. Bitmek tükenmek bilmeyen zamanın soğuk girdabında boğulur gibi olduğu anlarda Seyfullah’ın sohbetleri onu kendine getirirdi.
Ama şimdi o da yoktu.
İlk mahkemesinde tahliye edilmişti. Ortada şikayetçi yoktu ve kefil olduğu esnaf “bana silah filan çekmedi” deyip davadan feragat etmişti. Mahkeme de tutuksuz yargılanmasına karar vermişti.
Şimdi yapayalnızdı. Yine ıssız yine karanlık yine ürkütücü gecelerin yalnızlığında boğuluyordu. Kendi kendine duvara karşı konuştuğu çok günler olmuştu. “Ellerim kırılaydı da yakmayaydım o ateşi” diye sızım sızım sızlanıyordu.
Bu nasıl kanundu, bu nasıl hukuktu anlamazdı gayri. Bir yangın çıkardı diye aylarca hapsolunmak da neyin nesiydi? Tamam hatalıydı, yaptığı yanlıştı, ama hatasını telafi ederdi elbet. Bütün o yanan kayınları, ladinleri teker teker elceğezleriyle dikmeye ahdetmişti zaten. Adam vurmamıştı, kimseyi darbetmemişti..
Ama Seyfullah söylediydi kendisine. “Rüstem Emmi” demişti. “Hükümet orman yangını çıkaranlara çok büyük cezalar getirdi. Bizim köyde muhtarın büyük oğlu da böyle bir yangın çıkardıydı da cezasını paraya çevirip paçasını zor sıyırdıydı. Sen de mahkemeye çıkınca çok pişman olduğunu söyleyiver. Para cezasını nasıl ödeyeceğini düşün gayri.”
Eh, iş para cezasına kalırsa bir şekilde ödeyiverirdi herhalde. Yangında inekleri de öküzü de zarar görmemişti. Çok şükür onları kurtarmıştı. Büyük ağabeyi Şaban, cezaevinden çıkana dek onlara bakmaya söz vermişti. İyi de para cezası keserseler ne ile ödeyecekti. Kendisinin birikmiş beş kuruşu yoktu. Zaten kıt kanaat geçiniyordu. İhtilal yeni olmuştu. Neyin ne olacağı belli değildi. Her yanda öylesine yokluk ve fakirlik vardı ki köyde herkesin açlıktan ağzı kokuyordu neredeyse. Kimseden para isteyemezdi. Ağabeyi Şaban’ın durumu kendisinden de beterdi. Daha hapse düşmeden bir hafta evvel evinde bir okka unu bile yoktu da kendisinden istemişti ezile büzüle.
Geriye kala kala inecikleri kalıyordu. Evet, tek çare ineklerini satmaktı. “İkisini satmaya gerek yok, bir tanesini sattım mı parayı toparlarım evelallah” diye mırıldandı:
“ Köyden alan çıkmaz belki. Kimsenin o kadar parası yoktur. Ama kasabadaki kasaplardan mutlaka alan çıkar. Hem de seve seve alırlar. Alaca danamı satarım. Öbürü bana yeter. Öküzüm zaten evimin direği.”
Evet, evet. Rahat yüz lira verirlerdi alaca danasına. Eh, hükümetin yargıcı da daha fazla ceza kesmezdi herhalde. Yok canım niye kessindi ki. Yüz lira büyük paraydı.
Ama ya daha fazla ceza keserse. Ya daha fazla para ödemek zorunda kalırsa. O zaman ne yapacaktı.
Oflayıp pufladı Rüstem Emmi. Bir okkalı küfür daha savurdu duvara doğru. Bir daha. Bir daha.
Başka çaresi, tutunacak dalı yoktu:
“Gerekirse öbür ineği de satarım. Allah güç vermiş, azim vermiş, çalışır, kazanır yeniden alırım.”
Gözleri dolu dolu oldu. Kolay mıydı yıllarca ailenin bir ferdi gibi bakıp büyüttüğü, gözü gibi değer verdiği hayvanlarından ayrılmak. İçi cız etti bir an. Vücudundan bir et parçasının koptuğunu hissetti. Ama başka çaresi yoktu. Mecburdu. Bu dört duvar arasından çıkmak için satmalıydı onları.
Ya öküzü? Ya kocaman bünyesiyle yerleri sallandırırcasına yürüyen koca öküzü?
“Tövbe! Onu satmam! Onu mümkün değil satmam!”
Koca öküzü başkaydı. Ormanın kesim zamanı işaretlenmiş tomrukları taşımak için can dostu öküzüydü. Öküze bağladığı tomrukları derelerden, tepelerden, yokuşlardan aşırıp saatler süren yolculuktan sonra düz alanlara taşırdı. O dik yokuşlarda, o engebeli arazilerde bazen tomrukları aşağıya doğru yuvarlar, daha sonra koca öküzü ile oraya ulaşır, tomrukları öküzün arkasına sıkıca bağlar yola çıkardı.
Koca öküzü olmazsa bu kadar zor işleri tek başına yapmasının imkanı yoktu.
“Bütün dünya başıma yıkılsa koca öküzümü satmam!” diye bağırdı kendi kendine:
“Satmam, satmam!”
Tamam satmazdı satmasına ama bu melun yerde durmak daha mı iyiydi. Öküzünü kurtarmak uğruna burada yatmaya devam mı edecekti? Yo, ilk mahkemede çıkmalıydı buradan. Bir dakika bile duramazdı burada.
Feyzullah, kendi köylüsünün oldukça yüklü bir ceza ödediğini söylemişti. Köyden birkaç dönüm tarla satmıştı en bereketlisinden, parayı ödemek için.
“Millet tarlasını satıp kurtuluyorsa biz de hayvanlarımızı satıp kurtulacağız gayri. Başka çaremiz yok.”
O gece sabaha kadar ağladı Rüstem Emmi. Gözüne hiç uyku girmedi. Cezaevindeki sert döşeğin üzerinde bir sağa döndü bir sola. Kara kara bulutlar, devasa dumanlar, cayır cayır yanan ağaçlar, can hırış bağıran inekler gözlerinin önünden bir bir kayıp geçti.
Ertesi gün Şaban Ağabeyi geldi ziyaretine. Uykusuzluktan gözleri torba torba çıktı karşısına.
“ Duruşma günü haftaya Çarşambaya” dedi elindeki torbayı uzatırken. “Bunun içinde yeni kıyafetler var. Mahkemeye güzel bir şekilde çık. Üzülme be karındaş. Allah böyle takdir etmiş. İlk mahkemede kurtulursun inşallah.”
Şaban Abisine düşüncesini anlattı. Eğer mahkemede para cezası verirlerse ahırdaki bütün hayvanları satacaktı. Hatta bugünden tezi yok müşteri aramaya başlamasını söyledi. Abisi “öyle şey mi olur be kardaşlık, biz ne güne duruyoruz” demeye kalktı, ama konuşturmadı onu. “Ben senin ne çulsuz olduğunu bilmiyor muyum” diyemedi yüzüne karşı.
“Sen benim dediğimi yap hele. Öküze de ineklere de müşteri bul.”
Birbirlerine sarılıp ayrıldılar.
Mahkeme gününe kadar her gün bir asırmış gibi geldi kendisine. Günler geceler geçmek bilmedi. Hakimin onu daha fazla hapiste tutma ihtimali aklına geldikçe hafakanlar bastı. Yok,bu lanet yerde bir gün bile duramazdı. Hadi ineklerden geçti, koca öküzünü bile gözden çıkarmıştı. Hepsinin toplamı nereden baksan dört yüz lira ederdi.
“Bu paraya, bu yokluk zamanında değil Rüstem Emmi, bütün hapishane mahkumları tahliye edilir gayri!” diye çok söylendi kendi kendine.
Mahkeme günü en güzel kıyafetlerini giyindi. Beyaz gömleğinin üzerine, gardiyana zor bela bağlattığı lacivert kravatını taktı. Hayatında ilk defa kravat takıyordu. Siyah ceketinin düğmelerini bir güzel bağladı. Heyecanlıydı. Mahkeme salonunda hakimin gelmesini beklerken yüreği kıpır kıpır çarpıyordu. Salonda bir çok akrabasını gördü, ama adeta hayalet gibiydi. Ne bir kelime konuştu, ne kucaklaştı. Bir an önce serbest kalacağı saate odaklanmıştı. Gerisi hikayeydi.
Hakim, bir anda içeri girdi.Uzun boylu, sert bakışlı, omuzları yerinden çıkmışçasına öne doğru fırlamış bir adamdı.
Herkes ayağa kalktı. Sert bakışlı hakim dosyayı aldı, karıştırdı. Daktilonun başında saçını düzeltmeye çalışan katibe bir şeyler söyledi. Rüstem Emmi’nin kalbi duracak gibiydi. Söz sırası kendisine gelinceye kadar neler oldu, kim ne konuştu, hangi şahit ne anlattı farkında bile değildi. Bir yandan ineklerini, öbür yandan koca öküzünü düşünüyordu. Öküzü olmadan ne yapardı? Nasıl taşırdı o dev gövdeli ağaçları? Nasıl aşardı dağlardan, tepelerden?
“Anlat bakalım Rüstem Çakır, olay nasıl oldu” diye seslendiğini duydu sert bakışlı hakimin. “Nasıl yaktın ormanı?”
“Vallahi isteyerek olmadı hakim bey” diye haykırdı, “isteyerek yakar mıyım ormanı.”
“Sakin sakin, bağırmadan anlat bakalım nasıl oldu. Burası mahkeme salonu. Bağırmadan konuş.”
Her şeyi anlattı Rüstem Emmi. Gerçi jandarmaya da anlattıydı her şeyi dostoğruca. Demek ki devletin jandarmasına da hakimine de ayrı ayrı anlatmak gerekiyordu. Olsun, on defa sorsunlar yine anlatırdı. Hayvanları otlatmak için ormanın kenarına geldiğini, ortalıktaki çöpleri toplayıp yakmak istediğini, daha sonra da başına bu felaketin geldiğini bir bir anlattı.
Hakim dinledi, başını kaşıdı, notlar aldı, sert bakışlarıyla anlamsız anlamsız Rüstem Emmi’yi süzdü. Yorulduğu belliydi. Mahkeme salonunda bulunanlar merakla olup biteni izliyordu.
Sonunda katibe doğru yöneldi. “Yaz oğlum” dedi.
Bundan sonrasını pek anlayamadı Rüstem Emmi. Bir sürü şeyler yazdırmıştı hakim. Filan kanunun filan maddesi, filan fıkra, filan bilmem ne…Ama son cümlesi mızrak gibi saplanmıştı böğrüne:
“….Bin lira kefaletle serbest bırakılmasına…”
Bin lira!
Şaşırdı. Şok oldu. Hazırlıklıydı gerçi her sonuca ama, bu kadar para cezası da aklının köşesinden geçmiyordu. Böyle para cezası mı olurdu? Neticede birkaç ağacı yakmıştı, bir şehri mi ateşe vermişti sanki?
Hafifçe tebessüm etti. Önce iki ineğini sonra koca öküzünü bile gözden çıkarmıştı. Hele koca öküzünü gözden çıkarması çok dokunmuştu ona. Yılların emektar hayvanını satmaya bile karar vermişti. Ama artık gerek kalmamıştı. “Bin lira kefaletle serbest bırakılmasına…” cümlesi mahkeme salonunda çınlarken, Rüstem Emmi yüksek sesle gülmeye başlamıştı. Bu kadar parayı denkleştirmesinin imkanı yoktu. “Çok şükür!” diye mırıldandı, “çok şükür öküzü de kurtardık!”
Aniden hakime döndü ve bağıra bağıra konuşmaya başladı:
“Hakim Bey! Sen devletin hakimisin, bir karara vardın, iyi kötü. Demek ki bu işin kitabı, kanunu böyle yazıyor.Ama hakim bey, yok gayri. Ben bu parayı mümkünü yok ödeyemem. Bir haftadan beri iki ineği satmaya karar verdim hapishane damının soğuk yüzünden kurtulmak için. Yetmedi koca öküzü bile satmayı kafaya koydum. Bizim köyün baldırı çıplakları için sen öküz nedir bilmezsin. Bizim köyün fakir fukarası için öküz nasıl bir nimettir bilmezsin. Ama sen bize dersin ki ey devletin hakimi, seni inekler de öküz de kurtarmaz. O zaman sana çok teşekkür ederim. Koca öküzümü bana bağışladın! Yatarım cezamı gayri arslanlar gibi. Aysa ay, yılsa yıl.Gözünü sevdiğimin hakimi! Benim ödeyecek kuruşum yoktur bu saatten sonra. Öküzümü kurtardım çok şükür, bu bana yeter. Kes gayri cezamız neyse çekelim.”
Rüstem Emmi mahkeme salonunda estirdiği buz gibi havanın ve herkesin şaşkın bakışlarının ardından ağabeyi Şaban’a seslendi:
“Eyi bak benim koca öküze karındaş, eyi bak. Kurtardım onu satılmaktan da kesilmekten de…”
M.Bayraktar-Tunalım.....
TERÖRÜN PANZEHİRİ BABA DEVLETTİR
tunalim | 30 Nisan, 2009 22:25
| Diyarbakır’da 9 askerimizin şehit edilmesi üzerine açıklama yapan Prof. Dr. Baş: “AB’ye uyum ve daha çok demokrasi diyerek çıkarılan yasalar terörü azdırıp bu noktaya getirmiştir”
Diyarbakır’ın Lice ilçesinde teröristlerin hain pususu sonucu 9 Mehmetçiğimizin dün şehit edilmesi üzerine açıklama yapan Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Türk Silahlı Kuvvetlerine ve şehitlerin ailelerine baş sağlığı diledi. Türkiye üzerinde oynanan küresel oyunlara dikkat çeken Prof. Dr. Haydar Baş, AB’ye uyum ve daha çok demokrasi diyerek çıkarılan yasaların terörü azdırıp bu noktaya getirdiğini söyledi.. Terörün vatandaşların içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılardan beslendiğini ve bundan dolayı tüm vatandaşların açlık, fakirlik ve muhtaçlıktan bir an önce kurtarılması gerektiğine işaret eden BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, terörün kökünün kazınması için “Baba Devlet” anlayışının hataya geçmesi gerektiğini konuşmasında dile getirdi. Terörün destekçileri görülmeli Konuşmasında, “PKK tetikçi, tamam ama azmettirici, tetiği çektiren kim? Türkiye’nin güneyinde devlet kurduran irade hangisi? Bunlarla işbirliği yapanlar kimler?” diye soran BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, BOP projesinin temel amacını açıkladı. “BOP’un asıl hedeflerinden birinin bölgede Kürt devleti kurulması olduğunun altını çizen Prof. Dr. Baş, “Bunu Kürt halkı mı istiyor? Hayır… Onların ilgisi yok… Batılı güçlerin asıl amacı 1980’dan önce yaptıkları gibi Türkiye’de iç savaşmak çıkartmaktır” dedi. Terörün kaynağının dışarıda olduğunu söyleyen BTP Genel Başkanı şöyle konuştu: “Birileri bu topraklar üzerinde yaşayan insanları buradan çıkartmak istiyor. Niçin? “Biz bu topraklarda yaşayan insanları buradan çıkaracağız ve buraları kendimize vatan yapacağız” diyor. Bir tanesinin niyeti bu. Diğerinin niyeti ne? Bu coğrafyada senin rahatın olmaması lazım ki, iki yakan bir araya gelmesin ve kendisi için beklediği tehdit unsuru olmasın.” Hedefte devlet ve millet var “Bu topraklarda gözü olanlar bizi birbirimize düşürmek istiyor” diyen Prof. Dr. Haydar Baş sinsi planın nasıl uygulandığını da tüm ayrıntılarıyla anlattı. Prof. Baş yıllardan beri Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde yuvalanan misyonerlerin fitne tohumları ekerek bu bölücülük ve ayrımcılığı körüklediğine dikkat çektiği konuşmasında, “Bu tohumlar milleti bölme, parçalama ve de bu milleti birbirine düşürme tohumlarıdır” dedi. AB’ye uyum ve daha çok demokrasi diyerek çıkarılan yasaların terörü azdırıp bu noktaya getirdiğini söyleyen Prof. Dr. Baş şöyle konuştu: “Demokrasi havarisi geçinenler bilsinler ki, bu yutturmacaları millet asla yutmaz. Burada hedef yüce Türk milletidir, Türk toplumudur, devletidir ve coğrafyasıdır. Aklımızı başımıza devşirelim.” Fakirlik terörü besliyor Terörün vatandaşların içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılardan beslendiğini ve bundan dolayı tüm vatandaşların açlık, fakirlik ve muhtaçlıktan kurtarılması gerektiğine işaret eden BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, “insanlar kendi memleketlerinde geçimlerini sağlayabilmeli” şeklinde konuştu. “İnsanımız gidip de parayı sadece İstanbul’da kazanmayacak veya Ankara’da kazanmayacak. Nerede kazanacak? Diyarbakır’da da kazanacak, Muş’ta da, Antep’te de kazanacak” diyen Prof. Dr. Baş, “İşte devlet, bu imkânları vatandaşının önüne koyabilen güçtür. Bunu yapabilen adama ne denir? Devlet adamı ve siyaset adamı denir. Bunu yapamayan adama da hiç bir şey denmez” şeklinde konuştu. Terörün panzehiri baba devlettir BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, bu icraatların Milli Ekonomi Modeli’nde yer alan sosyal devlet projeleriyle hayata geçebileceğini ifade etti. BTP iktidarı döneminde vatandaşlık maaşı, ev hanımlarına maaş ve çocuk maaşı gibi projelerin devreye koyulacağını ifade eden Prof. Dr. Haydar Baş, “bu şekilde devlet baba olacak ve evlatlarını dağa çıkarmayacak” dedi. “Biz inşallah, gücü kuvveti milletimizle beraber elimizde bulundurduğumuz gün göreceğiz ve göreceksiniz ki, bütün bunlar hükümsüz kalacak” şeklinde konuşan Prof. Dr. Baş şunları söyledi: “Bizim derdimiz vatan, millet ve devlettir. Bunu korumaya mecburuz. Niye? Bak benim oğlum ölüyor.. Senin kardeşin ölüyor. Onun torunu şehit oluyor. Biz bunu önümüze koyup tartışmazsak, yapılması gerekenlere yapmaya teşebbüs etmezsek, yeminle konuşuyorum Allah belamızı verir. Bu vatan öyle kolay kolay bize hediye edilmedi.” Terörü söküp atacağız BTP’nin ortaya koyduğu plan ve projelerle ülkeyi düze çıkaracaklarını söyleyen Prof. Dr. Haydar Baş, BTP iktidarında her Türk vatandaşına verilecek vatandaşlık maaşıyla ‘Bu ülkeden terörü ve anarşiyi de biz söküp atacağız’ diye konuştu. BTP Genel Başkanı şunları kaydetti: “Ben Türk vatandaşıyım diyen herkes vatandaşlık maaşı alacak. Dağa çıkan eşkıya bu parayı almak için şehre inip, ‘Ben Türk vatandaşıyım’ der mi demez mi? İşte terör böyle çözülür. Terörü çözmek istiyorsan eşkıyayı aşağı indirip adam edeceksin. Eğitip, cebine para koyacaksın, sırtını giydireceksin. Türkoğlu Türk yapacaksın. Bunu yapacak olan sadece ve sadece BTP iradesidir.” |
9 soldiers in Diyarbakir to comment on our martyrs who Prof. Dr. Per: “EU integration and more democracy is not well off and to this point the law has brought terror”
Diyarbakir’s Lice district, as a result of the terrorist ambush of the traitor to be a martyr comment on yesterday’s 9 Mehmetçik the Independent Turkey Party (BTP) General Chair Prof.. Dr. Haydar Baş, head of the Turkish Armed Forces and their families health şehit wished. Drawn attention to the global game played on Turkey Prof. Dr. Haydar Baş, EU integration and more democracy in the interests of the law had brought terrorism to this point and said less .. Of the economic hardship of the citizens in terror, and therefore all of the citizens are fed hunger, poverty and a need to be rescued as soon pointed out that the BTP Genel Başkanı Prof.. Dr. Baş, starving the roots of terrorism, the “father state” approach is needed to move to the error was expressed in speech.
Supporters of terrorism should be seen
Speaking of “hit the PKK, okay, but before the fact’s, who is pulling the trigger? Turkey to the south of the state to establish what will? Who cooperate with them? “Asked the BTP Genel Başkanı Prof.. Dr. Haydar Baş, the BOP has the main purpose of the project. “Bop’s actually one of the goals is the establishment of Kurdish state in the region underlines Prof.. Dr. Head, “Do I want the Kurdish people? No … They had nothing to do with … The main goal of Western powers such as Turkey in the civil war 1980′dan ago to remove, “he said. The source said that the terror out of the General Chairman of the BTP said: “Someone on this land, people here would like to remove. Why? “We live in this land and the people going out of here in our own homeland where we will do,” he says. One of the intentions. What other’s intentions? You should not be comfortable in this part of that, both ends of a call and they wait for you to come to the element can be threatened. ”
Target has the state and nation
“This land is in the eye that wants to reduce us to each other” said the Professor. Dr. How insidious plan that has been applied Haydar Baş told all the details. Prof. Per year since the East and Southeast regions of the missionaries who nested in the seeds of sedition and added this bölücülük attention to fan discrimination in the speech, “The seeds of the divide the nation, and in parts of this nation are to each other, dropping the seed,” he said. EU integration and more democracy in the interests of the law to this point to say that terrorism and Prof. less. Dr. Per said: “Democracy delayed disciple who would know, never buy this does not hype the nation. Lofty goal here is the Turkish nation, Turkish society, it is the government and geography. Let us devşir our minds. ”
Poverty is feeding terrorism
Of the economic hardship of the citizens in terror, and therefore all of the citizens are fed hunger, poverty and pointed out that need to be recovered from the BTP Genel Başkanı Prof.. Dr. Back to “be able to provide people living in their own country” was in the form. “People go and the money we will not only win in Istanbul or in Ankara will not win. Where will win? Will win in Diyarbakir, Mus in, will win in Antep, “said the Professor. Dr. Head, “That the state, it is difficult to put opportunities in front of citizens. What is man that can do this? Government and politics, man is man. You can not do any thing that man will not be “talked into.
The antidote is the father of terror states
BTP Genel Başkanı Prof.. Dr. Haydar Baş, these acts of the National Business Model project in the state of social life was expressed may be. BTP power of wages in the period of citizenship, such as housewife and wage and salary child will be put into projects that Prof. expression. Dr. Haydar Baş, “will be the father and son in this way the state does not remove the mountain,” he said. “We hopefully, force strength of our nation and together we are going to see the day we will see that all this will be void” as Prof. speaking. Dr. Per said: “Our worry about our homeland, nation and state is. We are obliged to protect it. Why? Look, my son is dying .. Your brother is dead. He is the grandson of the martyr. We do not discuss it and put us, we do not attempt to do that needs to be done, talking with an oath God gives us trouble. This home is not a gift to us so easily. ”
Terror and we will unravel
Revealed that the plans and projects BTP’nin country level, the Professor would be removed. Dr. Haydar Baş, BTP power to grant citizenship to all Turkish citizens to pay ‘terror and anarchy in this country and also we will dismantle’ I was talking. BTP President made the following: “I am a Turkish citizen who says everyone will pay citizenship. The mountain to get this money out thug in the city, ‘I am a Turkish citizen’ does not in der? That terrorism can be solved like this. If you want to resolve the terrorist thug and a man going down. Trained and put money in your pocket, you will be put back. Turkoglu Turk you will. That will do this is only the will BTP. “ TUNALIM….
YİNE AYNI NAKARAT;''ALMAN VATANDAŞI OLUN''
tunalim | 28 Nisan, 2009 06:01
Geçtiğimiz günlerde Başbakan Recep Tayip Erdoğan eski Almanya Başbakanının yaş günü kutlamalarına katılmak için Almanya’ya gitti ve her fırsatta tekrarladığı “Alman vatandaşı olun” çağrısını yine aynı şekilde tekrarladı. “Türkler Alman vatandaşlığına geçmekte tereddüt etmesinler” dedi…
Onun önceden yaptığı çağrıya biz de kendi penceremizden bakarak 12.02.2008 tarihinde;
“Alman ya da Alman Vatandaşı olmak” adlı bir makale yazdık. Makalemizde, bunun sakıncalarını dile getirmiştik. Faydasını umarak bizde tekrar yayınlayalım dedik, ola ki birileri ibret alır..!
Alman ya da Alman Vatandaşı olmak/12.02.2008
Başbakan R.T. Erdoğan’ın Almanya’da yaptığı; “Dili, ırkı, dini, milliyeti bir tarafa bırakıp insanlık ortak paydasında entegre olunuz”
“Buradaki huzurunuz Alman vatandaşlığına entegre olmakla mümkündür”.
Tarihi çağrısı üzerine yapılan yorumlara “asimile ile entegre olmayı birbirine karıştırmayın” şeklinde açıklamalar geldi. Şimdi ben bir Türk vatandaşı olarak önce olaya düz bir mantıkla, TDK sözlüğündeki karşılıklarına bakmak istiyorum. “Asimile”; özümleme, benzeşme. “Entegre”; bütünleşme, uyum.
Bu iki kelimenin sözlük karşılıkları genel olarak aynı şeylerdir. Vatandaşın anlayacağı; bir kelimenin ıstılahı manasından çok sözlük karşılığıdır. Ha benzeşme, ha uyum; ha özümleme, ha bütünleşme; yani ha İbrahim Halil, ha Halil İbrahim!
Sayın Başbakan; “Alman vatandaşı olunuz” demiş ama asla “Alman olunuz” dememiş.. Bunlar, kelime oyunundan ibaret şeylerdir.
Alman vatandaşı olmakla, Alman olunuz ifadelerinin, neden aynı manaya geldiğini şöyle izah etmek istiyorum;
Şimdi her şeye rağmen Sayın Erdoğan’ın “Alman olun” değil de “Alman vatandaşı olun” demek istediğini varsayalım. Şimdi size aktarmaya çalışacağım bilgilerden sonra öyle şıp deyip Alman vatandaşı da olunmadığını, aslında “Alman vatandaşlığına” evet demekle ister entegrasyona, ister asimilasyona evet denildiğini göreceksiniz;
“01.01.2006 tarihinden itibaren Müslüman ülkelerden gelen Alman vatandaşlığına aday şahıslar, Baden-Württemberg Eyaleti'nde zihniyet ve anayasaya sadakatleri ile ilgili soruları cevaplamakla yükümlü kılındılar. Onlardan bir kaçını aktarayım;
1. “Demokrasi sahip olduğumuz en kötü idare şeklidir, fakat var olanların en iyisi.” Cümlesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
2. Kendinizi kadın doktora (Erkekler için), yoksa bir erkek doktora (kadınlar için) muayene ettirir misiniz?
3. Kızınızın başka inançtan birisiyle evlenmesi ya da istemediğiniz bir mesleği seçmesi durumunda ne yaparsınız?
4. Kızınız ya da eşiniz Almanlar gibi giyinmek istediği zaman ne yaparsınız? Engeller misiniz? Engellerseniz nasıl?
5. Kızınız ya da kız kardeşiniz eve geldi ve cinsel tacize uğradığını söyledi. Anne/baba/kardeş olarak ne yaparsınız?
6. Oğlunuz eşcinsel olduğunu ve başka bir erkekle birlikte yaşamak istediğini söylediğinizde tepkiniz nasıl olur?
7. İş başvurusu yapan kızınıza olumsuz yanıt geldi, ancak kısa bir süre sonra yerine Somali’den gelen siyah bir Afrikalının işe alındığını öğreniyorsunuz. Tavrınız nasıl olur?
Bu sorulara içinizden geçen yanıtları kafanızın bir tarafına ya da bir kağıda yazdıysanız, yanıtlara geçebiliriz.
Birinci soruya “Doğru buluyorum”,
İkinci soruya “Hemcinsim olan bir doktora gitmeyi tercih ederim”,
Üçüncü soruya “Evlatlıktan men ederim”,
Dördüncü soruya “Giyinemez”,
Beşinci soruya “Taciz edenin kim olduğunu öğrenir, cezalandırılmasını sağlarım”,
Altıncı soruya “Şaşırırım, ne yapacağımı bilmem” ve
Yedinci soruya “Neden kızımın yerine bir Afrikalı siyahın alındığını sorarım” şeklinde ya da benzer yanıtlar verdiyseniz haliniz yaman...”
Alman vatandaşı olmak isteyen zavallı Türkler, Alman vatandaşlığına kabul edilmek için tabi ki verilen sorulara Almanların istekleri doğrultusunda cevap vermektedirler. Tabi ki bu cevaplar da onlara hukuki sorumluluklar yüklemektedir.
Diğer soruların tamamını öğrenmek isteyenlere link veriyorum;
http://www.gencer-coll.de/basin/pdf/30_soru_baden_wuerttemberg_vicdan_testi.pdf
Şimdi bu bilgilerden sonra Sayın Başbakanın Almanya’daki Türk vatandaşlarını, Alman vatandaşı olmaya davet etmesini nasıl değerlendirmemizi istersiniz değerli okurlar…!
U.Kepekçi-TUNALIM...
TÜRKİYE CUMHURİYETİ BÜTÜNLEYİCİ İLKELERİ
tunalim | 21 Nisan, 2009 22:15
SEVGİLİ DOSTLAR;Milli kimlik ve şuuruna sahip olamayan milletlerin yok olmaları, yahut başka milletlerin boyunduruğu altında yaşamaları kaçınılmazdır. Bu itibarla; çocuklarımıza ve gençlerimize herşeyden önce öz benliğimizi ve de kimliğimizi öğretmemiz; vatanını, bayrağını, sancağını, dinini ve devletini canından aziz bilen bir MüslümanTürk genci modeli yetiştirmemiz şarttır. Cumhuriyetimizin kurucusu bakın Türk milletine ne diyor;“Çocuklarımıza vereceğimiz öğrenimin sınırı ne olursa olsun onlara esas olarak şunları öğreteceğiz; Milletine, Türkiye Devleti’ne, TBMM’ne, düşman olanlarla mücadele; bu mücadelenin sebep ve vasıtaları ile donatılmayan bir millet için yaşama hakkı yoktur.” MUSTAFA KEMAL ATATÜRK.
1-Milli Egemenlik:
Yeni Türkiye devletinin yapısının ruhu milli egemenliktir; milletin kayıtsız şartsız egemenliğidir. Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitliğin ve adaletin sağlanması, istikrarı ve korunması ancak ve ancak tam ve kesin anlamıyla milli egemenliği sağlamış bulunmasıyla devamlılık kazanır. Bundan dolayı hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası milli egemenliktir. (1923)
2-Milli Bağımsızlık:
Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. (1921)
Türkiye devletinin bağımsızlığı mukaddestir. O ebediyen sağlanmış ve korunmuş olmalıdır. (1923)
3-Milli Birlik ve Beraberlik:
Millet ve biz yok, birlik halinde millet var. Biz ve millet ayrı ayrı şeyler değiliz. (1919)
Biz milli varlığın temelini, milli şuurda ve milli birlikte görmekteyiz. (1936)
Toplu bir milleti istila etmek, daima dağınık bir milleti istila etmek gibi kolay değildir. (1919)
4-Yurtta Sulh (Barış), Cihanda Sulh:
Yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz. (1931)
Türkiye Cumhuriyeti’nin en esaslı prensiplerinden biri olan yurtta sulh, cihanda sulh gayesi, insaniyetin ve medeniyetin refah ve terakkisinde en esaslı amil olsa gerekir. (1919)
Sulh milletleri refah ve saadete eriştiren en iyi yoldur. (1938)
5-Çağdaşlaşma:
Milletimizi en kısa yoldan medeniyetin nimetlerine kavuşturmaya, mesut ve müreffeh kılmaya çalışacağız ve bunu yapmaya mecburuz. (1925)
Biz batı medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz. (1926)
6-Bilimsellik ve Akılcılık:
a) Bilimsellik: Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir. (1924) Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet bilimdir(Pozitif Bilim, Fen, Science) (1933)
b) Akılcılık: Bizim, akıl, mantık, zekâyla hareket etmek en belirgin özelliğimizdir. (1925) Bu dünyada her şey insan kafasından çıkar. (1926)
7-İnsan ve İnsanlık Sevgisi:
İnsanları mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insanlıktan uzak ve son derece üzülünecek bir sistemdir. İnsanları mesut edecek yegâne vasıta, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir. (1931) ''Biz kimsenin düşmanı değiliz. Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız. ''M.Kemal Atatürk .....Tunalım...
Turkish Republic integral PRINCIPLES
1-National Sovereignty:
The structure of the new government of Turkey is the spirit of national sovereignty, the sovereignty of nation unconditionally. Freedom of the highest in society, ensuring the highest equality and justice, stability and protection only in full and final meaning of national sovereignty, have provided continuity to the wins. Hence the freedom, and equality, and justice is the mainstay of national sovereignty. (1923)
2-National Independence:
When it is in complete independence, of course, political, financial, economic, judicial, military, cultural, and so on every issue is full independence and complete freedom. This lack of independence in any say, the true meaning of the whole nation and country is the lack of independence. (1921)
Turkey is a sacred state of independence. He must be protected in perpetuity and the right. (1923)
3-National Union and the draw:
Nations, and we do not have unity in the nation. We and the nation are not separate things. (1919)
We are the foundations of the national assets, including one on the national consciousness and national. (1936)
Invading a nation to a collective, always sporadic to invade a nation is not easy. (1919)
4-at home, peace (Peace), Cihan the Magistrates:
At home, peace, work for peace in the world. (1931)
Republic of Turkey which is one of the most fundamental principle of peace at home, peace in the world-minded, and progressive insaniyet and prosperity of civilization is the most fundamental need amil. (1919)
Peace and prosperity of the nation is the best way to reach happiness. (1938)
5-Çağdaşlaşma:
Our nation from the shortest path to meet blessings of civilization, I will try to make happy and prosperous, and we are compelled to do so. (1925)
Let's make a mimicry of Western civilization as we do not. We see him as well, to have found suitable to our own structure, level of civilization in the world are adopted. (1926)
6-Bilimsellik and rationalism:
a) Bilimsellik: everything for the world, for civilization, for life, for success is the true lodestar of science, is science. (1924) conducted by the Turkish nation is to progress and civilization in the way, holds the torch in his hand and head, is a positive science (Positive Science, Science, Science) (1933)
b) rationalism: us, the mind, logic, to act with intelligence is the most significant features. (1925) people in this world everything out in the head. (1926)
7-Man and Humanity Love:
I'll be happy as people slaughter them to each other and extremely remote from humanity is a system üzülünecek. People will be happy only means, they are closer to each other, love each other by their mutual financial and emotional needs for the movement and energy is available. (1931)''We are not anyone's enemy. The enemies are the enemies of humanity is alone. ''M. Kemal Atatürk
Let Tuna
Devletlerin bağımsızlıklarının ön şartı ekonomik bağımsızlıktır
tunalim | 20 Nisan, 2009 23:17
Sınırların önemini yitirdiği günümüzde, küresel manevralarla dünyaya hâkim olan güçlerin ekonomide Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere ilk empoze ettikleri görüş, “ulus devlet anlayışının gereksizliği”dir. Uluslararası şirketlerin, IMF ve Dünya Bankası vasıtasıyla ülkelerin bütçelerine yön verdiği, kaynaklarını ve her türlü gelirlerini ele geçirdiği bir dönemde yaşıyoruz.
Dev global firmalar oluşturuldu
Global firmaların ciroları hatırı sayılır büyüklükteki devletlerin GSMH’sından daha fazla bir noktaya gelmiştir. 1994 yılında en büyük 5 global firmanın satış hasılatı 871 milyar dolar iken, aynı yıl tüm az gelişmiş ülkelerin GSYİH 77 milyar dolar düzeyinde idi. En büyük finans şirketlerinin mal varlıkları artık trilyon dolarlarla ölçülmektedir. Mızuho financial group 1128.2 milyar dolar, Citigroup 1 097.2 milyar dolar düzeyinde mal varlığına sahiptir.
Gelirlerimiz borçlarımızın faizini dahi karşılayamamaktadır
Küresel oyunlar sonucunda Türk ekonomisinin sürüklendiği noktada, artık ülkemizin vergi gelirlerinin tamamı, iç ve dış borçlarımızın faizlerini dahi karşılayamaz durumdadır. Türkiye, “yüksek faiz–döviz–borç” kısır döngüsü içindedir. TELEKOM, PETKİM ve TÜPRAŞ gibi kâr getiren birçok kuruluşlar, değerlerinin çok altında bedellerle özelleştirilmiştir, özelleştirilmektedir. Türkiye piyasalarında bulunan para miktarı ise yeterli değildir.
Para basmamanın faturası ağır oldu
Piyasalardaki bu açığının kapatılması için Merkez Bankası’nın para basarak para temin etmesi gerekir iken; bu işleri, bankaların çek ve kredi kartlarıyla yapması istenmektedir. Piyasada kullanılan bu araçlarla, bankalar, faiz işleterek yeni bir kazanç kapısı elde etmektedirler. Devlet ise, para basma vazifesini yerine getirmediği için Hazine ihaleleri ile bankalara başvurmaktadır. Bu ihaleler, bankalar ve para ile para kazanan sermaye grupları için yeni bir gelir kapısı olmaktadır. Türkiye’de devlet, piyasanın ihtiyacı olan emisyonu sağlayamadığı için; yüklü “faizli borç” yöntemiyle bu açığı, ABD Merkez Bankası (FED) gidermekte ve yabancı para birimleri milli paramızın yerini almaktadır. Gelinen noktada, böyle bir ülkede milletin refahından ve yararından bahsetmek zor, belki de imkânsızdır.
SOSYAL DEVLET - MİLLİ DEVLET /
Prof. Dr. Haydar Baş’ın kaleminden
SOSYAL DEVLET - MİLLİ DEVLET İÇİN NE DEDİLER
Prof. Dr. F.R. Grabau / Magdeburg Üniversitesi Almanya
Bu tezi bütün kalbimle destekliyorum
Almanya’da “Sosyal harcamalar bütçenin % 18’idir ve yetersizdir. Konumumuzu korumaya çalışıyoruz ama bu mümkün gözükmüyor. Almanya yüksek vergiler konusunda lider. Mali kurumlar güçlü vergi sistemini savunmaktadır. Bu da Alman vatandaşlarının yüksek vergilerin altında ezilmesi sonucunu doğurmaktadır. Halbuki Prof. Dr. Baş’ın Sosyal Devlet–Milli Devlet tezinde, sosyal devlet projeleri çerçevesinde vatandaşa kaynak aktarılması isteniyor. Bu son derece doğru bir yaklaşımdır. Prof. Dr. Haydar Baş’ın “Milli Ekonomi Modeli” tezinde ifade ettiği “belirli bir gelirin altındakilerden vergi alınmaması” formülünü destekliyorum. Prof. Dr. Haydar Baş çarpıcı son eseri, “Sosyal Devlet – Milli Devlet” ile devletlerin dış boyunduruğa girmeden kendi gücüyle nasıl ayakta durabileceğini açık bir şekilde ortaya koymuştur. Almanya için de modelin sahibi Prof. Dr. Haydar Baş’tan yardım istememiz gerekeceği kanaatindeyim. Özellikle “vatandaşlık maaşı” Alman vatandaşlarının da yarasına merhem olacak ve Almanya’daki tartışmalara ışık tutacaktır. Model, yalnızca Türk vatandaşlarına karşı değil, tüm dünya insanlarına karşı sorumluluk taşıyor. Bu yeni bakış açısını bütün kalbimle destekliyorum.
Limitations in the day lost their importance, the power dominating the world with global maneuvers in the economy of developing countries like Turkey, the first imposed their views, "idleness is the understanding of the nation-state" is. International companies, through the IMF and World Bank to lead the country budget, revenue sources and all are living in a time when the seizures.
Giant global firms created
Global companies with a turnover of respectable size has come to a point where more GSMH'sından states. In 1994, the largest 5 of 871 billion global company's sales revenues, while the less developed countries, all of the same year, GDP was 77 billion dollar level. The biggest financial companies now trillion dollars of assets are measured by. Mizuho financial group 1128.2 billion dollars, 1 097.2 billion at Citigroup has assets.
Income can not meet even the interest of the debt
As a result of the global game at the point drift of the Turkish economy, now all of our country's tax revenues, domestic and external debt can not meet even the interest in the. Turkey, "a high-interest-currency debt" is in the vicious circle. TELEKOM, Petkim and Tüpraş many organizations, such as profit, the value is well below the cost of special, custom make. Market in Turkey is the amount of money is not enough.
I did not coin bill was heavily
To close this gap in the market for the coin of the Central Bank needs to ensure the money is, this works, you want to do with banks and credit card is taken. Although these tools are used, banks, interest rates by a new process to get the door wins. States, the coinage did not fulfill the duty apply to the bank to the Treasury auctions. These auctions, banks and make money with money for the fund group to be a new revenue stream. In Turkey the state, the market can not provide for the needs of the emissions; installed "rate debt" method, this deficit, the U.S. Central Bank (Fed) expenses and foreign currencies of our national currency to replace. The points come in and benefits from such a wealth of everybody in the country to talk about difficult, perhaps impossible.
SOCIAL STATE - NATIONAL STATE /
Prof. Dr. Haydar Back from the pen
SOCIAL STATE - NATIONAL STATE HOW DE were
Prof. Dr. F.R. Grabau / Magdeburg University, Germany
I support this thesis with all my heart
In Germany, "Social expenditures and 18% of the budget is insufficient. We're working to protect our position, but it does not seem possible. High taxes, a leading Germany. Financial institutions have a strong defense of the tax system. The gold of the German citizens in high-tax result is crushing. But Prof. Dr. Back to the thesis of the social state-national state, social state resources to projects within the framework of the nationals are required to be transferred. This approach is extremely accurate. Prof. Dr. Haydar Baş's "National Business Model" to express the thesis that the "gold of a certain income to be taxed in the" I support the formula. Prof. Dr. Haydar Baş striking recent work, "Social States - the National State" into the state outside of the yoke can stand on its own power in a way how was revealed. Model for Germany with Prof.. Dr. Haydar will need to seek help from Back in the conviction. Especially the citizenship salary "German citizens in the ointment will be useful in discussions in Germany will hold the light. Model, not only to Turkish citizens, was responsible for all the world people. I support this new perspective with all my heart.
Tunalım
BAĞIMSIZ TÜRKİYE PARTİSİ BÜYÜYOR)
tunalim | 16 Nisan, 2009 22:14
2004 yerel seçimlerine kıyasla yoğunlaşılan belediyelerdeki oylarını artıran Bağımsız Türkiye Partisi 4 yeni belediye kazanarak seçimlerden büyüyerek çıktı.
29 Mart yerel seçimlerinde teşkilatlar olarak ağırlığını belli pilot bölgelere veren Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) bu yerlerdeki oylarında 2004 yılında yapılan yerel seçimlere kıyasla çok büyük artışlar yakaladı. İstanbul'un ilçesi olması hasebiyle önemli olan Çatalca'da 2004 yerel seçimlerinde yüzde 0.10 oranında oy alan BTP, 29 martta bu oranı yüzde 4.4'e çıkararak Çatalca'da oylarını 44 kat artırmış oldu. Artvin Şavşat'ta 2004 yılında 1.53 olan oy oranını 13 kat yükselterek yüzde 19.9'a çıkaran BTP, Şanlıurfa'da 4 kat ve Tunceli'de oylarını 3 kat artırdı.
Çınar'da BTP'ye yüzde 17.6 oy
Kilis-Merkez'de oy oranını 27 kat artırarak 3.04'den yüzde 9'a, Malatya'nın Kale ilçesinde ise oy oranını 10 kat artırarak 1.86'dan yüzde 19'a yükselten BTP Diyarbakır'ın Çınar ilçesinde oylarını 250 kat artırarak yüzde 17.6 oranında destek aldı. Devletten trilyonlarca maddi destek alan partilerde erimelerin görüldüğü 29 mart seçimlerinde BTP, hem oylarını artırdı hem de belediye sayısını 4'e çıkardı. Konya'nın Yazla beldesi, Manisa'nın Sancaklı Bozköy beldesi, Aydın'ın Yazıkent beldesi ve Bursa'nın Tahtaköprü beldelerinde belediye başkanlıklarını Bağımsız Türkiye Partisi aldı.
Kovancılar'da BTP ikinci parti
Gaziantep Araban'da yüzde 10.3 oy oranıyla 44 kat, Elazığ Kovancılar'da yüzde 22 oy oranıyla 61 kat oylarını artıran BTP, Bolu'nun Göynük ilçesinde ise yüzde 3.9 oy alarak oylarını 39 kat yükseltti. Ağrı-Merkez, Adana-Kozan, Bursa-Osmangazi, Trabzon-Şalpazarı, Isparta-Gelendost, Artvin-Hopa, Sakarya Kocaali, Siirt-Eruh ve Erzurum-Oltu'da Bağımsız Türkiye Partisi'nin oylarında büyük artışlar yaşanan balediyelerden oldu.
''TÜRKİYE'NİN GELECEĞİ BAĞIMSIZ TÜRKİYE PARTİSİDİR''
Seçimler bitti olumsuz ekonomik veriler arka arkaya açıklanıyor.
TÜİK'in rakamlarına göre Türkiye ekonomisi 2008'in son çeyreğinde yüzde 6.2 daraldı.
Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) verilerine göre, 2009 yılı Mart ayı ihracatı yüzde 34.92 düşüşle 7 milyar 127 milyon dolara düştü.
Lokomotif sektörlerden otomotiv sektörünün ihracatı 2009'un ilk üç ayında yüzde 53.8 azalarak 3 milyar 73 milyon dolara düştü.
Tüketici güven endeksi Mart ayında yüzde 9.1 düşerek, 65.46 seviyesine geriledi. 100'ün altı tüketicinin ekonomiye hiç güvenmediğini ortaya koyuyor.
Dev şirketlerden Brisa'da üretim durdu; Tofaş'da bir duruyor, sonra başlıyor, kısa bir zaman sonra tekrar duruyor, tam bir istikrarsızlık var; Sifaş tül, fabrikasını kapattı; Toyota Türkiye üretime ara verdi.
İzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesinde sadece Şubat ayında kapanan fabrika sayısı 32'ye yükseldi. İşten çıkarılanların sayısı ise 6 bine yükseldi ve işten çıkarma yapan fabrikaların oranı yüzde 62'ye yükseldi.
Şirket kuruluşları 2009'un ilk çeyreğinde yüzde 30.75 azaldı, tasfiye olanların sayısı ise yüzde 16 arttı. Ve daha onlarca resmi veri ekonomideki olumsuzluğu tutarsızlığı, kötü gidişatı anlatmak için sıralanabilir, ama bu kadarı kafidir zannediyorum.
İşin garip tarafı bu kötü tablo seçim öncesi de vardı, ama maalesef çok az sayıda seçmen yaşadığı ekonomik sıkıntıları baz alarak değerlendirme yaptı. Neticede iktidarda bulunan ve bu ekonomik tablodan birinci dereceden sorumlu olan Hükümetin partisine yüzde 40'a varan oy verdi.
Her zaman ifade ediyorum, maalesef Türkiye'deki seçmen hala ekonomiden mevcut iktidarın, siyasetin sorumlu olduğunu kavramış, anlamış değil.
Milletimiz, ekonomiyi bu hale getirenlere söver söver sonra gider yine o sövdüklerine oyunu verir. Her zaman söylüyoruz, milletimiz ne zaman yaşadıklarından yola çıkarak oy vereceğini belirler ve oyunu gerçekten çözümü olandan yana kullanırsa, ülkemiz oldukça yol kat edecektir.
En azından böyle garabet tablolar oluşmayacaktır. Bir diğer önemli husus ise, mevcut siyasi sistemin, çözümü olanların ön plana çıkmasına engel teşkil etmesi...
İktidar partisinin IMF dışında hiçbir çözümü yok ve zaten ekonomide bahsettiğimiz olumsuz tablo işte bu peşinde koşulan IMF'nin empoze ettiği politikaların ürünü.
İktidarın çözümü yok da peki, ana muhalefet ve diğer meclis içi partilerin çözümü var mı? Onların da yok.
Durum böyle olmasına rağmen medya bunları gündeme taşır, bunların horoz dövüşlerini ekrana yansıtır, milletimiz bunlarla yatar bunlarla kalkar.
Bu da yetmiyormuş gibi devletin para yardımı da bu partilere yapılır.
Yani hiçbir çözümü olmayan bu partilere her türlü kendini millete takdim etme imkanı fazlasıyla verilirken, gerçek bir çözümü olduğu halde bu imkanları olmayanlar ise kendi kaderine terk edilir. Kimse bu siyasi anlayışın demokrasinin bir ürünü olduğunu söylemesin, çünkü alakası yok.
Eğer bütün bu kısıtlamalara, karartmalara ve asla demokratik olmayan bu olumsuz siyasi ortama rağmen, bir parti oylarını arttırabiliyor, belediye sayısını dörde katlayabiliyorsa bu gerçekten takdir edilmesi gereken büyük bir başarıdır.
Yeri gelmişken belirtmekte fayda görüyorum, Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) işte böyle bir partidir. Onbinlerle ifade edilen mitingler yapmasına rağmen, IMF dışında çözümü olan tek parti olmasına rağmen, ortaya koyduğu çözüm bugün 52 ülke tarafından referans gösterilmesine rağmen, renkli medya bir kare, renkli basın ise bir satır yer vermemiştir.
Yine BTP, bir kuruş devlet desteği olmadan sevenlerinin büyük fedakârlıklarıyla adeta çiviyle kum kazar misali zorluklarla mücadele ederek bugün büyük bir başarı elde etmiştir.
Seçime bir belediyeyle girmiştir, dört belediye kazanarak çıkmıştır. Oylarını arttırmıştır.
Okyanus ötelerinin rüzgarıyla BTP çok rahat iktidara gelirdi, ama onun adı BTP olmazdı. Bugün BTP emin adımlarla belki yavaş yavaş yükseliyor, ama tamamen milletin rüzgarıyla...
Okyanus ötesinin rüzgarıyla iktidara oturanların sonu asla hayırlı olmamıştır, ama her şeye rağmen milletin rüzgarıyla iktidara oturanlar her zaman baş tacı olmuştur ve asla geri adım atmamıştır.
Kısaca ifade etmek gerekirse, Türkiye'nin geleceği BTP'dir.
TUNALIM...
BTP’li belediyelere ziyaretler gerçekleştiren Prof. Dr. Haydar Baş, Konya’nın Yazla beldesinde yaptığı konuşmada, “Türk milletinin maddi geleceği de manevi geleceği de BTP’dedir” dedi.



Trackbackler (0)




